CEPFORUM  


Geri Dön   CEPFORUM > KÜLTÜR , SANAT VE EĞLENCE FORUMLARI > Tiyatro, Sinema ve Konser

Cevapla
 
Konu Araçları Mod Seç
Eski 07 Ağustos 2006, 14:56   #1
 
Giriş Tarihi: 13 Haziran 2006
İsim: ABDULLAH
Yaş: 31
Mesajlar: 11,483
İtibar Gücü: 28
Kutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really nice
Kullanıcıya ICQ yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya AIM yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya MSN yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
Kutlubey Kutlubey isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )
###Sahne İnsanları###

Ömrü hayatlarını tiyatroya adıyan değerli kişilerin hayatlarını,yaptıklarını sizlerle paylaşmak için bu konuyu açtım..Elimde olanları şimdi paylaşıyorum lütfen sizlerde bu konuyu geliştirin..

************************************************** *************

Yıldız Kenter

İstanbul'da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. Onbir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. Rockefeller bursu kazanarak, American Theatre Winng, Neighbourhood Play House ve Actor's Studio'da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuarına hoca olarak atandı.

1959'da Devlet Tiyatrosu'ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere'de "Değişen Eğitim Metotları" ve "Oyunculuk Metotları" üzerine çalışmalar yaptı.

1962'de Tiyatro hizmetlerinden ötürü " Yılın Kadını " seçildi. 1968'de İstanbul'da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez " Altın Portakal " ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs'ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100'ün üstünde oyun oynadı. 100'e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Cehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tenessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanısıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1981'de " Devlet Sanatçısı " olarak ödüllendirildi. 1984 de Roma'daki İtalyan Kültür Birliğince " Adalaide Ristori " ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır Sahne Hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika - Bastia Film Festivalinde " Hanım " filmindeki rolüyle " En İyi Kadın Oyuncu " ödülünü aldı.

1991 yılında Tiyatro Sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün " The Melvin Jones " yla ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz " En İyi Kadın Oyuncu " üç kezde aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994'de " Konken Partisi " oyunundaki Fonsla rolü ile " Olağanüstü Yorum " ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995'de Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü " Onur " ödülüne layık gördü. Profesör Kenter'e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı " Mevlana Kardeşlik ve Barış " ödülü verildi.

1996'da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide'deki Jülide rolü için " En İyi Kadın Oyuncu " ödülü verildi. 19 Mayıs 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter'e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998'de Ankara Sanat Kurumu " Yılın Kadın Sanatçısı " ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, " MARTI " adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999 Afife Jale - En İyi Kadın Oyuncu ödülü

Filmleri 1951 Vatan İçin
1964 Ağaçlar Ayakta Ölür
1965 İsyancılar
1966 Pembe Kadın
1967 Yaşlı Gözler
1971 Anneler Ve Kızları
1971 Elmacı Kadın
1972 Fatma Bacı
1973 Ablam
1974 Kartal Yuvası
1974 Kızım Ayşe
1974 Bir Ana Bir Kız
1983 Zulüm
1988 Hanım
1999 Güle Güle
2001 Büyük Adam Küçük Aşk
2005 Sen Ne Dilersen

Diziler
1990 Uğurlugiller
2002 Aşk ve Gurur
2005 Saklambaç

Ödülleri
1964 Antalya Film Şenliği, Ağaçlar Ayakta Ölür filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1966 Antalya Film Şenliği, İsyancılar filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma'daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü
İki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
Üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü
1994'de "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'de Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996'da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide'deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü.
1998'de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü
1998 'de Tiyatronline Seyirci Ödüllleri
1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü
1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü,
1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Jale - En İyi Kadın Oyuncu ödülü.

Doğum tarihi
11 Ekim 1928
Doğum yeri
İstanbul
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 14:56   #2
 
Giriş Tarihi: 13 Haziran 2006
İsim: ABDULLAH
Yaş: 31
Mesajlar: 11,483
İtibar Gücü: 28
Kutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really nice
Kullanıcıya ICQ yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya AIM yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya MSN yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
Kutlubey Kutlubey isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

Bir Ilk Kadin: Afife Jale

Baskaldiri, basari, ask, mutluluk, mutsuzluk... Huysuz ve Tatli Kadin sarkisi onun için yapildi. 24 Temmuz 1941"de yasama veda eden Afife Jale , tarihe; "sahneye çikan ilk Müslüman Türk kadini" olarak geçti. Ama onun kisacik yasami daha fazlasini içeriyor.

Afife Jale , orta halli bir ailenin kizi olarak,1902 yilinda Istanbul'un Kadiköy semtinde dünyaya geldi. Dr. Sait Pasa'nin torunudur. Çocukluk düslerinde hep tiyatro vardi. Istanbul Kiz Sanayi Mektebi'nde okuyordu. Ama onun akli tiyatrodaydi.O yillar Müslüman kadinlarin sahneye çikmasinin yasak oldugu yillardi. Bu yasaga ragmen 1918'de, Darülbedayi'ye (Sehir Tiyatrolari) alinmak üzere açilan sinava bile girdi.

10 Kasim 1918'de, Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife stajyer kadrosuna alindilar. Afife ve Refika hariç öteki kizlar daha fazla dayanamamis ve "nasilsa sahneye çikamayacaklari" gerekçesiyle tiyatroyu birakmislardi . Ayni yilin 18 Aralik günü, Refika tiyatronun süflör, Afife de "mülazim artistlik" (stajyer oyuncu) kadrolarina alinmislardi. Afife ise bir yili askin bir süre boyunca bütün provalara katildi, kendini sahneye hazirladi. Ama bir türlü sahneye çikamadi. Öte yandan Refika, sahne gerisinde görev alan ilk müslüman Türk kadini oldu.

Prof. Metin And, Türk Tiyatrosu Tarihi kitabinda, 1920 yilinda Darülbedayi'de, Hüseyin Suat'in "Yamalar" adli oyununu, Kadiköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (simdiki Reks Sinemasi) sahneye koyuyordu. Bu oyunda Emel adli kizi oynayan Eliza Benemenciyan topluluktan ayrilip Paris'e gittigi için, bu rolü yüklenecek bir kadin sanatçiya ihtiyaç vardi. Ve Afife Jale, bu rol için seçildi. Ilk kez Emel rolüyle ve takma bir isimle sahneye çikti. O gece tiyatroya gelen zaptiyeler, yöneticilere bir uyarida bulundularsa da, genç sanatçi bir hafta sonra da "Tatli Sir" oyununda yeniden sahneye çikti. Sanatçi polis tarafindan tutuklanmak istenince, Kinar Hanim tarafindan arka bahçeye kaçirilarak polislerin elinden zor kurtuldu.

"Mesut oldugum ilk gece"
Afife Jale O tarihi geceyi, alti yil sonra Refik Ahmet Sevengil'e anlatirken; "Hayatimda mesut oldugum ilk gece..." diye tanimliyordu: "Sanatin, ruhuma verdigi güzel sarhosluk içinde idim. Aglama sahnesinde, taskin bir saadetle agladim. Sahiden agladim... Alkis, alkis, alkis... Perde kapandi; açildi, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat bey, kuliste bekliyormus; ben çikarken durdurdu; alnimdan öptü: "Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazimdi; sen iste o fedaisin." dedi.

Gerçekten de Afife Jale bir fedai gibi geçirir bundan sonraki yasamini...
Ve daha sonra Onu diger kadinlar izledi. Tüm baskilara karsin bundan sonra Burhanettin Toplulugunda Seniye, Yeni Sahne'de Saziye (Moral), Münir (Neyire Neyyir), Bedia (Muvahhit) Milli Sahne'de Huriye ve Hikmet, Ruhat gibi Müslüman Türk kadinlari Afife'yi izlediler" diye anlatilir.

Issizlik
Üçüncü piyesi olan Odalik'ta oynarken, polis yine tiyatroyu basti. Afife bu kez de makine dairesinden kaçirildi . Bu zaptiye baskininda, Afife arkadaslarinca kaçirilmissa da, daha sonra sokakta polisce yakalanarak karakola götürüldü . "Dinini, milliyetini unutan sen misin?" diye hirpalandi. Aile içinde, Babasi Hidayet bey de, onun tiyatrocu olmasina karsiydi. kizini bu sevdadan vazgeçirmek için çok ugrasti. Basaramayinca sertlesti. Ona "Fahise" dedigi bir gün, "Benim Afife diye bir kizim yok" diye gürledi. Zaten Afife artik sahnede, "Jale" adini kullaniyordu. Sanati için baba evini terk etti. 1921'de dahiliye nezaretinin bir buyrugu ile belediye, 27 Subat günü 204 sayili bildiriyi Darülbedayi Yönetim Kurulu'na gönderdi. Bildiride, Müslüman kadinlarin kesinlikle sahneye çikamayacaklari yaziyordu. Bu bildiri üzerine Afife'nin, Darülbedayi'deki ücretli görevine de son verildi.. Artik hayat onun için çok zorlasmisti. Güvencesiz ve parasizdi ama tiyatro onun için bir tutkuydu ve gözü baska bir sey görmüyordu.

Hastalik
Önüne gecilmeyen siddetli basagrilari baslar. Tiyatrosuz kalmasi Afife'nin zaten zayif olan sinirlerini alt üst etmis, kaçisi haplarda ve uyusturucularda bulmaya baslamisti. Sonradan asik oldugu Suriye'li bir eczacinin , yaptigi igneler de onda bir aliskanlik baslatmisti. Eczaci morfinle tedavi yoluna giderek büyük bir yanlislik yapar. Bunun sonucu Afife artik bir morfinmandir.

Ortalik biraz durulunca, birkaç yil sonra Burhanettin Tepsi Kumpanyasi ile Anadolu'da turneye çikmis, yeni tiyatro toplulugu ile Kadiköy'de oynamis, daha sonra da Fikret Sadi'nin Milli Sahne'siyle çesitli kentlerde temsiller vermisti. Zaten 1923'ten sonra Türk Kadinlari Atatürk'ün emriyle sahneye çikmaya baslamisti.

Gün geçtikçe bozulan sagligi ve uyusturucu aliskanligi, tiyatroyu ister istemez birakmasina neden oldu. Bu onu büsbütün çileden çikardi.

1928 yilinda bir arkadasiyla, Kusdili çayirinda Hafiz Burhan'in bir konserine gitmis, orada sanatçiya tamburuyla eslik eden Selahattin Pinar'la tanismisti. Kisa bir sürede Pinar, genç kadina deliler gibi asik olur. 1929 yilinda evlenirler ve Selahattin Pinar "Nereden Sevdim O Zalim Kadini", " Huysuz ve Tatli Kadin " gibi birçok ölümsüz sarkisini onun için besteler.

Ikisi de, Gençliklerini acilar içinde harcamislardi. Evlenince hayat boyu iskaladiklari her seyi, birlikte yapmaya çalistilar. Evde saklambaç oynadilar. Bahçede enginar yetistirip, yaristilar. "Bir çocuk resmi" kivaminda siirler yazdilar. Pinar çaldi; Afife dinledi. Ancak güzel günler uzun sürmedi. Afife, tiyatrosuz yasayamiyordu ve tiyatronun boslugunu uyusturucularla dolduruyordu. Suriye'li Eczaci onu morfine alistirmisti bir defa, kurtulamiyordu.... Selahattin Pinar, bir gün esinin ögle uykusu için çekildigi odasinin anahtar deliginden içeri baktiginda, damarina morfin siringa ettigini gördü ve çöktü. Morfin için eczaciyla iliskiye girmisti Afife.. Ama Pinar, esine öfkeden çok, merhamet duyuyordu. Onu hayata döndürebilmek için çirpinmaya basladi. Sürekli melankolik besteler yapar olmustu .Ama Bir süre sonra, Pinar karisinin morfin bagimliligi ile basa çikamamaya basladi. Tiyatrodan uzak kalmak, sahneye çikamamak, Afife'yi mutsuz kiliyor, kurtulusu yalniz "igne"de buluyordu.

Çirpindilar, bu gidisi geri çevirebilmek için... Olmadi ! Selahattin Pinar, kendisi de morfin tuzagina düser gibi oldu. Bunun üzerine Afife; "Terk et beni" diye yalvardi ona. "Yoksa sen de mahvolacaksin, birak beni gideyim" dedi. Ve 1935 yilinda bosandilar... Simdi afife için en kötü yillar basliyordu. Bundan sonra Afife içine düstügü girdaba büsbütün batarak, sefalet içinde sürünmeye basladi. Afife, kimsesiz ve bes parasiz, tenha parklarda yatip kalkar, asevlerinde karinin doyururken, ayrildigi esinin kendisinin ardindan yazdigi sarkilari tas plaktan dinleyip aglardi. Ayrilik acisini yeni bir evlilikte dindirmeyi deneyen Selahattin Pinar ise hiç birlikte yatmadigi bu kadindan kisa sürede ayrilir.

Afife Jale, kimsesizliginin, terk edilmisliginin, yoksullugunun son duragi olan, Bakirköy Akil ve Sinir Hastanesi'nde geçirir, yasaminin son yillarini... 24 Temmuz 1941 günü henüz 39 yasindayken, bir deri bir kemik veda etti hayata.. Ölümü gazetelere haber bile olmadi. Cenazesine 4 kisi katildi. Mezar yeri de, mektuplari ve fotograflariyla birlikte kaybolup gitti. Unutuldu...

Tiyatronun ve devrinin bu büyük fedaisi, böylece sessiz sedasiz yok olup gitti. O istedigi hayati yasayabilmek için çok bedel ödedi. Büyük mutluluklari ve mutsuzluklari bir arada yasadi . Ve elbette sanatta, kadinlarin tarihine geçti.

Uzun yillar onun adini bile anan olmadi. Lâkin son dönemlerde, önemli bir yere sahip oldu;yönetmenligini "Sahin Kaygun'un üstlendigi, Müjde Ar ve Tarik Tarcan'in bas rollerini paylastigi, " AFIFE JALE " adli sinema filmi ile, Afife Jalenin hayati, beyaz perdeye tasinmistir... Daha sonra, Haldun Dormen'in önerisi ile 1997 yilinin mayis ayindan bu yana, her yil Afife Jale adina, tiyatro ödülleri dagitilmaktadir...

Neziha Araz'in kaleminden Afife söyle sesleniyor; "Beni aciyarak degil, düsünerek severek, kucaklayarak hatirlayin.

Tiyatro varsa ben varim" inanci ve askiyla yasiyordu Afife, "Olmak ya da olmamak" iste gerçek buydu onun için. "Olmak"la sanatini icra etmek esanlamliydi, bu esanlam da tiyatroydu. Toplum hayatinda ilk olmak; yani onun deyimle "ilk atesi yakmak"," ilk türküyü söylemek"," ilk aski ya da direnisi baslatmak" bir olaydi ve bunun her zaman bir bedeli vardi. Ilkler, yol boyu bu bedeli ödediler."



Hazirlayan: Hasan ERGÜN
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 14:58   #3
 
Giriş Tarihi: 13 Haziran 2006
İsim: ABDULLAH
Yaş: 31
Mesajlar: 11,483
İtibar Gücü: 28
Kutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really nice
Kullanıcıya ICQ yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya AIM yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya MSN yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
Kutlubey Kutlubey isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

ÇAGDAS TÜRK TIYATROSUNUN TEMELINI ATAN VE GELISTIREN
MUHSIN ERTUGRUL (1892-1979)

BEYNINDEN SU PARA HIRSINI, ZENGINLIK DELILIGINI, SÖHRET APTALLIGINI, KENDINI BEGENME BUDALALIGINI ÇIKAR. ONDAN SONRA SENI TANIYALIM, KAÇ DIRHEM GELIYORSUN? Muhsin Ertugrul

1892
5 Mart 1892 (23 Subat 1308) Pazartesi aksami Istanbul'da dogdu Babasi Hüsnü Bey (1848-1902)Babiali"de Hariciye Nezareti (Dis isleri bakanligi veznedariydi Ertugrul ikisi üvey olan sekiz kardesin en küçügüydü Gedikpasada ki Tefeyyüz Mektebinde Darul edebte sogukçesme ve toptasi rüstiyelerinde Mercan idadisi"nde okudu Babasinin tiyatroya olan ilgisinin de etkisiyle küçük yaslarda tiyatro gösterilerini izledi daha okul siralarindayken arkadaslariyla tiyatro oyunlari oynamaya basladi

TIYATRO UGRUNA EVDEN NASIL KOPTUM?
Ortanca ablam Saadet'in kocasi, enistem Rifat Bey, Osman Pasa'nin torunu olmakla övünen, asalet yanlisi yaratilisi bulunan bir kisiydi. Üsküdar'da Valide Camisi yaninda, o soyluluktan arda kalmis bir Osmanpasa Sokagi vardi.Yikilan konagin yerine, üçer dörder odali küçük evler yapilmisti. Kendisi de o evlerin birinde kiraciydi. Isi önemliydi. Kartinin üzerinde "Sadaret Evrak Odasi Hulefasindan" diye yazardi. Bugünkü deyisle, Basbakanlik Bürosu'nda çalisirdi. Görevi nedeniyle her gün gelen yazismalar dolayisiyla zamanin sadrazamiyla dogrudan dogruya iliski içindeydi.Sadrazam Kamil Pasa'yi, Sait Pasa'yi, Tevfik (Okday) Pasa'yi ve daha sonrakileri de tanimisti.

Görevi dolayisiyla yüksek düzeydeki kisilerle günlük iliskileri, onun asalet yasantisini ruhunda sürdürüyordu. kendisi ne kadar siradan bir memur olsa da, ülke sorunlariyla ugrasan bir ortamda çalisiyordu. Yaratilistan terbiyeli ve dürüst olusu, yüksek düzeydeki bakanlar, müstesarlarla birlikte bulunusu, içindeki aksoyluluk tutkusunu arttiriyordu.Ailemize damat olarak girdigi günden biride bize, özellikle biz küçüklere, babamin ölümünden sonra adeta bir ikinci babalik sefkatini sürdürüyordu.

" ERTUGRUL MUHSIN SEN MISIN?"
Sahneye çiktigim güne kadar bos zamanlarimi futbol oynayarak degerlendirmistim. O sirada, Toptasi futbol takiminin da baskani olmustum. Haydarpasa Çayiri o zaman en genis, en düzgün sahasiydi. Biz orda oynardik.

Tiyatroya bir meslek olarak basladiktan sonra, seyircilere verilen el ilanlarinda adimi, taninmak için, basina "Ertugrul" diye ekleyerek yazdirmistim.Eskiden bu ilanlar, çesitli semtlerde evlere de dagitilirdi. Evdekiler bir zamanlar futbol oynamaktan dönüsümle, sahnede role çiktiktan sonraki dönüsüm arasindaki ayriligi giderek sezmislerdi. Böyle bir cuma aksami yine matineden eve döndügüm zaman, hem ablamin, hem enistemin suratlarini allak bullak olmus buldum.Evde, firtinadan önceki suskunluk havasi vardi. Aksam yemegi sessizce yendi. Sofradan kalkip odadaki günlük yerimize oturduk. Çok geçmeden enistem, elindeki ilanini göstererek,

-"Buradaki Ertugrul Muhsin senmisin?"diye sordu.
- "Evet", dedim.
- "Gelip geçici bir hevesmi?"
-" Hayir, ömür boyu bu meslekte kalmak istiyorum.Çünkü tiyatroyu çok seviyorum."
-"Evet ama, ne bizim ailemizde, ne de rahmetli babanizin ailesinde "oyuncu" yok.Onun için ya bu "düsüncenizden vazgeçersiniz ya da ailenizden!"
-"Eger bu keskin bir ültümatomsa su halde ailemden vazgeçiyorum" sözleri ile ayaga kalktim ve "Allahaismarladik" diyerek evden çiktik.

GECE YARISI YAPAYALNIZ BIR GENÇ
Gece bu saatten sonra, Üsküdar'dan vapur yok. Anadolu yakasindaki akrabalara gece karanliginda misafirlige gidemem. Karsiya geçmem gerek. Hele bir iskeleye dogru yürüyeyim.

O çaglarda geceleyin Anadolu yöresiyle karsi yaka arasinda, iki ucu sivri, hafif kayiklar çalisirdi. Nöbetçi kayiga atladim ve karsi yakaya geçtim.

Besiktas'tan Karaköy'e, Köprü'yü geçerek Çemberlitas'a dogru yürüyorum. Gidecek bir yerim yok. Bir yere gitmeyi de düsünmüyorum. Kafamda, "Bundan sonra ne olacak", onun planlamasini kuruyorum ve boyuna hedefsiz yürüyorum. Gün agardi. Sultanahmet'teyim. Bir Belediye Bahçesi vardi. Onun çevresinde oturacak siralar bulunurdu. Onlardan birine ilistim. Karsimda Alman Çesmesi var. Hani açildigi gün bizi bütün okul çocuklariyla birlikte karsisina dizmislerdi, biz de ne olup bittigini anlamadan "Padisahim çok yasa" diye bir kaç kez bagirmistik. Hani, okulun sakalli mubasiri, bir müzik ögretmeni edasiyla bize bir kaç okul sarkisi ögretmisti. Biz de o gün araliklarla onu tekrarlamistik.

O günü düsündüm. Sonra, Muvakkithane'nin karsisindaki büyük konaga gözüm dikildi. Yukari kattaki odada küçük ablam Servet veremden ölmüstü. O gün ben, yandaki su odanin bugulanmis camina parmaklarimla ablami ne kadar sevdigimi yazmistim.

Asagi kösedeki Kazasker Süleyman Sirri Efendi'nin odasinda onu nasil karyolada yatarken ilk kez yatarken gördügümü animsadim. Ogullarinin koskoca delikanli olduklari halde evin kâhyasi "Aputte" diye çocukken taktiklari adla hala nasil hitap ettiklerini hatirladim. Sonra firindan yeni çikmis taze bir simit aldim, onu yiye yiye ilkokulun olan Tefeyyüz'ün bulundugu Gedikpasa yokusuna dogru yöneldim, tekrar okulun yolunu tuttum.

Bundan sonra artik bir tiyatro tutkunu olarak tek basima yasayacaktim.

1910
30 Temmuz"da Erenköy'de Burhanettin Kumpayasinda Conan Doyle romaninda P. Decourcellein sahneye uyarladigi Sher- lock Holmes oyununda daha önce arkadasi Selahattin'in oynadigi Bob rolüyle sahneye ilk adimini atti Resat Ridvan ve Burhanettin (Tepsi)beylerin Sahnei Milliye-i Osmaniye adi altinda Beyoglundaki Odeon Tiyatrosunda oynadiklari su yapitlarla rol aldi

Pierre Berton Napolyon Bonapart (Barral) rolünde Lorya Bey Dreyfus (Subay rolünde)Shakespeare Othello (Roderigo rolünde Chueca-Valverde, La Grande Via (Compererolünde Namik Kemal Gülnihal (Zeynel rolünde Hüseyin Rahmi Mürebbiye (Küçük Bey rolünde Özel bir toplulugun yine Odeon tiyatrosunda sahneledigi Shakespearenin Hamletinde de Laertesi oynadi

1911
Döneminin ünlü oyuncusu Vahram Papazyainin ve Istanbul'a gelen Fransiz tiyatro togluluklarinin etkisiyle görgüsünü gelistirmek amaciyla Paris'e gitti. (bazi kaynaklar ise karistigi bir siyasi olay nedeniyle sinirdisi edilince Fransa;ya gitti. Paris konservatuvarina tüm ugrasmalarina karsin giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarinda gözlemler yapti.)Paris'e geldigi ilk Aksam Comedie-Française-de büyük Fransiz oyuncusu Mounet-Sully"nin hiçbir oyununu kaçirmadi. Her gece tiyatro dönüsü, izledigi oyundaki rolleri ve oyuncularin makyajlarini, Quartier-Latin'de kaldigi küçük bir otelin çati katindaki odasinda bastan yaratmaya çalisti.

PARIS GÜNLERININ DERSLERI...
Paris'e yaptigi bu ilk gezi, zor kosullar içinde yasayan genç Muhsin Ertugrul için olaganüstü güç olmustu. Üstünde çok az para bulunan sanatçi, o nedenle çogu günlerini aç olarak geçirmisti. Öyle ki, Ertugrul Paris'teyken "iki kez intahar etmeyi" düsünmüstü. Muhsin Ertugrul bu konuda sunlari ekler:

-"Paris'e ilk gidisimde parasizdim, kuru ekmek yiyerek yasiyordum. Kestane yemek bir ziyafet oluyordu benim için. Ama dönemezdim; yapmak istedigimi yapmaliydim; tiyatro görmeliydim, tiyatro ögrenmeliydim. O siralarda ümitsizlige kapildigim oldu. Birkaç defa Seine Nehri kiyisina gittim; intihar etmek için. iyi ki etmemisim..."
Muhsin Ertugrul, sonraki yillarda yapitlarini taniyacagi Sovyet yazari Leonid Andreyev'i neden o kadar sevdigini açiklarken de, intihar sorunu üstüne bir açiklamada daha bulunur:
-"Andreyev aç kalmis, intihar etmeye karar vermis. Odasina gelmis; bakmis bir pantalonu daha var. 'Satilabilecek bir pantolonu olan intihar eder mi? demis, vazgeçmis..."


YARIN KIYAMETIN KOPACAGI KESINLIKLE BILSEM BILE BU GÜN BIR ELMA AGACI DIKERIM.
Muhsin Ertugrul
Ilk kez bir tiyatro oyunu yazmayi da ayni 1911 yilinda denedigini belirten Muhsin Ertugrul, bu konuda sunlari söyler:
-"Intihar adinda bir piyese basladim 1911'de. Hikaye de yazdim. Ertesi gün okuyunca tahammül edemedim yazdiklarima. Çok bayagi seylerdi."


HER SEYI TIYATRO OLAN BIR AVUÇ GENÇ
Paris dönüsümde, acemiligin verdigi cesaretle birkaç arkadas birlesip bir özel topluluk kurmaya kalktik ve adini da Ertugrul Muhsin ve arkadaslari koyduk.

Toplulugunun basini, Minakyan Efendi'nin Osmanli Dram Kumpanyasi'nda suflörlükle tiyatro yasamina baslayan Cemal Bey çekiyordu.Ayda Hanim'la evli olan Cemal,yönetim islerinden anliyordu.Üstelik,oyuncu olmadigi için organizasyonla ugrasacak zamani da vardi. Toplulukta Behzat'la Galip ve Sara Mannik'le Ayda Hanim'dan baska genç gönüllüler de çalisiyorlardi.

Piyes seçme isine Müfit Ratip'e biraktim.Onun seçis zevkine güveniyordum.Üstelik, oyunu Türkçe'ye çevirecegini ve bundan hiçbir maddesel çikar beklemedigini de biliyordum. Gerçekten, bir birkaç oyun üstünde tartistiktan sonra, Henri Bernstin'in La Griffe (Pençe)adli oyununu uygun bulduk.

Yasli oyuncusu Bulunmayan Topluluk ...
Kadro bakimindan da toplulugumuzdaki oyuncu sayisi yeterliydi.Ancak, hepimiz çok genç oldugumuzdan basrol için gerekli yasli aktör aramizda yoktu.Tiyatroda oldum olasi karakter rollerine heves duydugumdan, bu yasli role yine adayligimi koydum .Siyasal bir partinin baskani , ayni zamanda parti organi gazetenin bas yazarligini yapan, piyesin sonuna dogru baskanliga da yükselecek olan Achille Cortelon rolünü üslendim.Oyunun konusu, yasli bir politikacinin , genç ve görmemis bir kizla evlenerek lüks bir yasam sürdürmek için çikar çevrelerine kaymasi ve sonunda genç karisinin partideki rakibini sevmesi , bir gensoru önergesi ne yüzden yasli baskanin aklini yitirmesiyle biten , politik yani agir bir sosyal durumu içeriyordu.

Tiyatro yönü güçlü , insancil duygulari iyi islenmis bir töre ve karakter incelemesi (etude de moers) niteligini tasiyan piyes,seyirci katinda da çok ilgiyle karsilandi.Yirmi yasindaki bir aktörün,yaslanmak için ne kadar makyaj ustaligi yaparsa yapsin ve oyun için ne kadar çalisirsa çalissin,yasin verdigi olguluga erisemedigini;altindan çikan genç ve diri bir varligin, olaylari inandirici olmaktan alikoydugunu duyuyordum.

Ferah mevsimine basladigimiz zaman elimizde, önceden hazirlanmis bir oyun dagarcigi yoktu. Sanat islerini ben yüklendigim için bu topluluga özgü bir seçim düsünüyordum.

Ramazan yaklastikça, yapitlari seçme ve hazirlama çalismalari üstünde kafa yormak gerekiyordu. Dar bir kadromuz vardi. Arkadaslarimiz paranin yüzüne tükürmüs, sanata varliklarini adamis, sözcügün tam anlamiyla idealist sanatçilardi. Dar bir kadro; sonra ne kadar süreyle siginacagimiz belli olmayan bir Ferah Tiyatrosu! Bütün güvencemiz kendi gücümüzdü. Aramizda ortak bir yön var: Hepimiz oyuncuyuz. Bunun disinda hepimizin bir görevi var: Herkes agir bir sorumluluk altinda, üstüne aldigi isi basariyor.! Toplulukta bas, kiç diye bir sey yok.

Hiç Oynanmamis Yapitlar
Dagarciga seçilecek piyesler için de söyle bir çizgi çekmeyi düsünmüstüm: O güne kadar Türk sahnesine girmemis bulunan uluslararasi tiyatro yapitlarindan karisik örnekler vermek. Bir Andreyev'den, biri Tolstoy'dan olmak üzere iki Rus, Iki Moliére, bir Shakespeare, bir Norveç, bir Isveç, bir Danimarka, bir Macar, bir Alman, bes Fransiz ve dört Türk oyunu...

O güne kadar Türk Tiyatrosu genellikle Fransiz tiyatrosunun duygusal komedileriyle, gülünç vodvilleriyle beslenmisti. Avrupa'da çiraklik yillarimin da etkisiyle Türk seyircisine birazda baska uluslarin kalbur üstü yapitlarini tanitmak istiyordum: ama bu oyunlarin hiçbiri o güne kadar Türkçe'ye çevrilmis degildi. Su halde yapilmasi gereken ilk sey, oynatmayi tasarladigimiz oyunlarin çevirilerini saglamakti.

Çeviriler Nasil Yapiliyordu?
Elde edilen gelir, bir çeviriye yetecek kadar olmadigi için çeviri iside bize kalmisti.
Sahne katinda en küçük oda benimki. Tek bir kisinin güçlükle kimildayacagi kadar küçük. Burayi yalniz makyaj odasi diye degil, provam olmadigi saatlerde, piyes çevirmek için çalisma odasi biçiminde de kullaniyorum. Odanin içinde iki kisi olunca kapi açilip kapanmiyor.....
Gösteriler arasinda metinleri Almanca olanlari ben, Fransizca olanlarida Galip Arcan üstüne aldi. Bir yanda oyun oynarken, öte yandan da onlari bos buldugumuz gecelerde çevirmeye koyulduk. Siki bir çalismayla , bir yapitin çevirisi, on günün gece yarisina sigiyordu.

Gece Yarilari M.Ertugrul ve Muammer Karaca...
Gece yarisindan sonra suyu çekilmis bir degirmene benzeyen, seyircisiz, oyuncusuz kalmis bir tiyatronun küçücük sahne odasinda çalismanin büyülü bir zevki vardi. Sanki bütün gün prova yapan, aksam oyun oynayarak gece yarisina kadar yorgun düsen sanki siz degilmissiniz gibi, yeni bir ugrasa dipdiri sariliyorsunuz ve kalem,büyük boy kagitlar üstünde izler birakarak kayiyor. Bu büyük boy kagitlardaki yazilar, Muammer tarafindan hemen temiz bir deftere mürekkeple yeniden yaziliyordu. Hazir olanlari da sahne defterine geçiriyorduk.

Muammer o yil aramiza yeni katilmisti.Kendisine henüz sahne üstünde rol verilmedigi için sahne gerisinde yararli oluyordu. Kis geceleri bos tiyatronun Okmeydani gibi rüzgar üfüren yüzü gözü atkilarla sarili, bacaklari beylik bir battaniye, sirti paltoyla örtülü bu genç, sabaha kadar bir oyunun birinci perdesini böyle temize çekecektir. Ara sira üsüyen elinin buz kesmis parmaklarini hohlayarak isitacak, sonra yine yazmaya koyulacaktir.

Odama bir ayakli elektrikli isitici koydugum için soguktan pek o kadar yakinmam yoktu. Böylece yapitlari çevirmeye giristik ve Ramazan tiyatro mevsimi boyunca bu çalismayi yürüttük.

FERAH TIYATROSUNDA NELER OYNANDI?
Tolstoy'un Kreutzer Sonat oyununu Türkçeye çevirdim.Oyun kisileri bakimindan da bizim oyuncu kadromuza uygun düsüyordu. Kreutzer Sonat'i, Bir Macera adiyla çevirdim. Tolstoy'un La Puissance des Tenébres oyununu da agabeyim Dr. Rasih, Almanca'dan Karanligin Kudreti adiyla çevirdi.

Benim payima, ayrica, Hans Müller'in Die Flamme (Renkli Fener), Leonid Andreyev'in Der Gedanke (Düsünce) ve Ibsen'in Bir Halk Düsmani, A.Strindberg'in Cehennem (Baba) yapitlari düsmüstü. Andreyev'in yapitini Ihtililal adilayla oynamistik.

Galip Arcan ise Fransizca'dan Charles Méré'nin Vertige (Humma), Danimarkali yazar Karen Branson'un Professeur Klenow (Yaradan, Seni Affettim), Emile Erkmann ve Alexsandre Chatrian'in birlikte yazdiklari L'Ami Fritz (Bekar Ali Bey), Birabeau-Dolley ikilisinin yazdiklari La Fleur d'Oranger (Sirat Köprüsü) ve Melcihor Lengyel adli Macar yazarinin Le Typon (Tayfun) adli oyunlarini Türkçeye kazanmistir.

Mahmut Yesari de G.Feydau'nun 1+1=1'ini Türkçeye uyarladi. Bu arda A.Vefik Pasa'nin Moliére'den uyarladigi L'Avare (Azarya) ile Georges Dandin (Yorkgaki Dandini) gibi iki Fransiz kalsigini ve Shakespeare'in Othello'sunu dagarimiza ekledik. Kemal Ragip'da A.Dumas Fils'in Kamelyali Kadin'ini çevirmisti.Ayrica, ait Dervis'in uyarladigi Arkadas, Resat Nuri'nin uyarladigi Kizil Senlik ve Romain Roland'in Danton'u sahnelenmisti.

Faruk Nafiz'den Vedat Nedim'e...
Ayni yil, Faruk Nafiz'in Canavar, Vedat Nedim'in ilk piyesi olan Issizler, Sermet Muhtar'in Duvar Aslani, Vedat Örfi'nin Vefaen Ferag, Münire Eyüb'ün Kasif Efendi, Saibe Ibrahim Necmi'nin Ölümden Sonra ve Osman Cemal'in Istanbul Revüsü adli yapitlarini da oynadik.

Bu oyunlar Türk tiyatrosunda o güne kadar el uzatilmamis diyarlarin basyapitlariydi.Amacimiz, alisilmis oyunlarin disina çikarak, Türk sahnesine içerikleri daha özlü yapitlari sunmakti.

KISISEL SORUNLARIN GIRMEDIGI SAHNE
Tiyatroya ne ailemizin, ne de kendimizin kisisel sorunlari girebiliyordu. Bütün konusmalarimizi çikaracagimiz yeni oyunun daha iyi, daha kusursuz, daha olgun bir biçimde gerçeklestirilmesini saglayacak yollari arastirmak üstüneydi.Çalismayi aksatacak, genel sanat havasina ters düsen hiçbir sorun gelmedi ortaya. Aramizda da tiyatrodan, oyunlardan ayri özel bir konu olmadi.

Cumhuriyet'in Yeni Ufuklarinda....
Böylece Cumhuriyet'in ilk yillarinda Türk tiyatrosu yeni ufuklara yöneliyor, yeni yeni yapitlari ve konulari sahneye çikararak, Türk seyircisinin görüs açisini genisletmek yoluna giriyordu.
Oyunlarin dekorlarini bile kendimiz yapiyorduk. Öyle diyebilirim ki, dünyanin hiçbir yerinde böylesine birbirine kenetlenmis bir topluluk, böylesine insanüstü çalismayla tiyatro tarihinde adiyla anilan dönem gibi bir ortami kolay yaratmamistir.

1912
Türkiye'ye döndükten sonra, 29 Subat'ta Istanbul'da ilk kez sahneye konulan Paul Hyacinthe Loyson'un Müçtehi (L'Apôtre) oyununda Octave Baudouin rolünü oynadi. 6 Mayis'ta Ertugrul Muhsin ve Arkadaslari toplulugu adina Ertugrul ilk kez Hamlet'i yönetip oynadi ve olumlu elestiriler aldi.

1913 Kemal Emin (Bara), I. Galip (Arcan), Behzat Hâki (Butâk) gibi sanatçilarin da içinde bulundugu bir topluluk olusturarak bu kez Brieux'nün Simone (Edouard de Sergeac rolünde), P. Autier'nin Fener Bekçileri ve Mark Twain'in Sikago Çiftçisi adli oyunlarini yönetti. Bu topluluk Bursa'ya düzenledigi turnede Millet Tiyatrosu adiyla; Türk Ocagi'nda gösteriler verirken ise Yeni Turan Temsil Heyeti adi altinda çalismasini sürdürdü.
Sehzadebasi'nda bir sinema salonu kiralayarak, Ertugrul Sinemasi'ni açti. Burara hem film gösterdi hem de oyunlar oynadi. Sinemada Donanma Cemiyeti yararina oynadigi tek bölümlük oyunlar, Georges Feydau'nun Canim, Böyle Çirilçiplak Dolasma (Ventroux rolünde), Karanliklar Içinde Buse (Henri dupley rolünde) ve Fener Bekçileri'nden bir uyarlama olan Vazife Ugruna (Riza Rolünde) adli yapitlardi.
Yeniden Paris'e gitti. Thêâtre Antoine'da Lugnê-Poe'nun sahneledigi ve Suzanne Desprês'nin oynadigi Hamlet'in provalarini izledi. Yillar boyunca ciltler dolduracak tiyatro yazilarinin ilkini, söz konusu Hamlet gösterisi nedeniyle Sehbal dergisinde yayinladi.
Ayrica, Jacques Copeau'nun Viex Colombier ve Antoine'in Odêon tiyatrosundaki çalismalarini yakindan izledi.
Sarah Bernhardt, Rêjane ve Guitry gibi sanatçilarin, ünlü Rus Balesi'nin gösterilerinde bulundu
1914
Paris dönüsü Ertugrul Muhsin ve arkadaslari adini tasiyan bir topluluk kuran Ertugrul'un yaninda Behzat Haki I. Galip Müfit Ratip Sara Mannik tiyatronun yönetsel isleriyle ugrasan Cemal Bey ve esi Ayda Hanim ilre bazi genç yetenekler vardi Müfit Ratip oynanacak yapitlarin seçimini üstlenmisti ilk oyun Henri Bernste-in"in La Griffe (pençe)adli yapitiydi :Ertugrul oyunu Fahise adiyla sahneledi ve Achille Cortelon rolünü üstlendi Oyunun Ilk gösterisi Kadiköy'deki Hale sinemasinda verildi. Çok begenilince, Osman Bey Ortaköy, Üsküdar,Büyükada ve Sehzade Basi gibi Bütün semt Tiyatrolarinda oynandi ikinci oyun olarak, Eugene Brieux,nün le Berceau adli yapitini M. Ertugrul Büyük hata adiyla Türkçe'ye uyarladi ve sahneledi topluluk dagilinca Burhanettin Bey ile H. levadan"in servir (Silah basinda) oyununda M .Ertugrul Tegmen Eulin rolünü oynadi Istanbul belediye baskani DR Cemil Topuzlunun Darül bedai-iOsmaninin kurulmasi için görevlendirdigi Resat Ridvan Beyin çalismalarina Ertugrul da katildi. 14 Temmuzda Darül Bedainin Açtigi eleme sinavlarina M Ertugrul Hamletten bir parçayla girdi ve iyi bir notla sinavi kazandi giderek tiyatro bölümünde yardimci Ögretmenlige atandi 4 Agustos da 1. Dünya savasinin çikmasi ve Osmanli imparatorlugunun Fransa karsisinda yer almasiyla, Antoine Ülkesine geri dönmek zorunda kaldi.

ISTANBUL BELEDIYE BASKANI Dr. CEMIL TOPUZLU ILK ÖDENEKLI TIYATROYU KURUYOR.
"Istanbul'dan birkaç barakadan baska ne bir tiyatro binamiz ve ne de sahneye çikabilecek bir artistimiz yoktu. Bundan dolayi pek çok üzülüyordum. Sultanahmet Meydani'nda bir tiyatro ve bir de Sehremaneti (Belediye) binasi yapilmak üzere Sehremaneti Heyet-i Fenniye Müsaviri Mösyö Orik'e (M.Auric)bir proje hazirlattim. Diger taraftan aktör ve aktris yetistirmek üzere, pek çok taninmis Fransiz artistlerinden Paris'teki Odeon Tiyatrosu müdürü Müsyo Atuman'i (M. Antoine) Istanbul 'a çagirarak Sehzadebasi'nda Letafet Apartmani'nda te'sis eyledigim ve Darülbedayi ismini verdigim Tiyatro Mektebi'nin Müdüriyet'ine ta'yin ettim."

ÖDENEKLI TIYATRODA HAFIF OYUNLAR MI, AGIRBASLI YAPITLAR MI?
Aslina bakilirsa, Darülbedayi toplulugu içinde huysuzluk, bas kaldirilicilik eden bir ben vardim...

Ara sira oyunbozanlik edisimin baslica nedeni, oynanmak üzere seçilen Fransiz sahnesinin hafif bulvar komedilerinin Türkçe'ye uyarlanmis kötü örneklerini kapsayan repertuarimizdi. repertuar konusunda söyle diyordum:
-yeni kurulmus ve Belediye'den denek alan bir yari kamusal kurulus olan Darülbedayi'de adi vodvillere öncelik tanimamali, seyirciye bir seyler veren ciddi yapitlar oynanmalidir Edebi Kurul ise, su kanidaydi:
-<

1915
3 Ocak da çikan Darül Bedai yönetmeliginin 29. uyarinca Muhsin Ertugrul Darül bedai kadrosuna sekiz lira aylikla alindi 13 Ocak ta Ertugrul un da katkilariyla düzenlenen Darülbedayi-nin ilk uygulama gösterisinde siirler okundu san konseri verildi Minakyan Efendi nin denetiminde Ziya Kegam Agavni ve Vehanus-un oynadiklari Alti Aydan Beri adli tek bölümlük bir oyun sunuldu

1916
20 Ocakta Darülbedayi"nin ilk oyunu olarak sahnelenen Emile Fabre"dan Hüseyin Suat"in Çürük Temel adiyla uyarladigi La Mai-son d Argile adli yapitlara Ertugrul basrolü oynadi ve basarisi nedeniyle uzun süre övüldü
14 Mart"ta Darül-bedai de para sikintisi bas gösterdi ve Müzik Bölümü kapatildi 20 Mayis"ta Darülbedayi"nin ikinci oyun olarak sundugu ibnurrefik Ahmet Nurinin Hisse"i Sayia adiyla Daniel Richeden uyarladigi LE Pretexte"te Suudi rolünde sahneye çikti ve ilk oyundaki basarisini bastirdi kurumdaki geçimsizliklere ve karisiklara dayanamayarak tiyatro alaninda görgüsünü arttirmak için Haziranda Darülbedayi yönetiminde izin alarak. Berline gitti Gündüzleri film sütüdyolarinda çalisirken geceleri Max Reinhardtin izniyle Deutsches Theaterde Viktor Barnowskynin izniyle Lessing-Thearterde Geheimrat Winterin izniyle de Kraliyet Tiyatrosunda Provalari izledi. Sinema yönetmenligi Emil Albes ve ünlü oyuncusu Albert Basser-mann ile tanisti Yönetmen Harry Lambrez-Paulsenin Karl Backer sachs ile çevirdigi bir komedi filminde yönetmenin yardimiyla küçük bir rol aldi Ayni yönetmen basrolünü Magda Magdalenanin oynadigi karanlikta isik (Das Licht in der Nacht)filminde ona daha uzunca bir rol verdi Sinema dünyasinda girip baska yönetmen ve oyuncularda tanistiktan sonra Ertugrul çesitli filmlerde oynadi.

GÜNLÜK YASAMI SÜRDÜREBILMEK AMACIYLA FILM ÇALISMALARI
BERLIN'de tiyatro yasamini daha iyi taniyabilmek için kalis süremin uzatilmasi amaciyla Darülbedayi'nin Tiyatro Yönetim Kurulu Baskanligi'na Yaptigim öneri kabul olunmayinca, basimin çlaresine bakmak üzere bir yol aramak gerekiyordu.
Yabanci oldugum Berlin'de ne gibi bir is yapabilirdim? Pansiyon ayligimi verecek kadar bir parayi hangi kaynaktan saglayabilirdim? Onu düsünmek, o yolda öteye beriye basvurmak zorundaydim. Öyle bir is bulmam gerekiyordu ki, ögleden önceki provalara ve gece oyunlarina gitmeye vakit ayirabileyim. Aksi takdirde, Berlin'de de oturmayi uzatmak, hem de sikinti pahasina açliga katlanmakta bir anlami olmazdi.
Iste tam o siralarda pansiyon komsum Frau Wilke'ye, <> açikladim.
Almanya'da Ilk Sinema Oyunculuklari...

Rejisör Albes'le Çevrilen Filmler...
Günün birinde Frau Wilke , film rejisörü Emil Albe'i davet ederek ,bizlere bir kahve söleni vedi. Birimci dünya Savasi sirasinda Almanya 'da kahve diye bir kara su içilirdi.Ne oldugunu kimsenin bilmedigi bir siyah su ! Ama , onu da bulmak büyük bir nimetti. Emil Albes 'le tanistik. Bana yardim edecegine ,çevirdigi filmlerde ilk firsatta rol saglayacagina söz verdi. Gerçekten , çok geçmeden Karl Backersachs ve Harry Lambrez-Paulsen'le çevirdigi bir komedi filminde bana rol sagladi .Böylelikle ilk kez Alman sinema dünyasina da katilmis oldum. O aksam bana40 mark verdiler.

Demek oluyor ki, ayda 5 gün sinemada is bulacak olursam, bir aylik geçimim saglanacak.
Çok geçmeden yine o rejisör, o zamanin en güzel yildizlarindan biri olan Magda Magdalena ile çevirdigi Das Liçht In der Nacht (Karanlikta Isik) filminde bana uzunca bir rol verdi. Bu rolde de disarida, hem içeride çalisma günlerim vardi.

O dönemlerde özellikle erkek eleman kitliginda, sinema guruplarinin makyaj yapmak için friseur makyajçilari yoktu.
Ben de kendi makyajimi kendim yaptim. Rejisörün karsisina gittim, onayini aldim. Film çevrilmeye baslandi. Film de rolü olan erkek, kadin sanatçilarinin sonradan anlattiklarina da göre, her oynadiklari yeni filmin rejisörlerine benden söz ederek hakkimda iyi taniklik ediyorlarmis.
Bes gün süren bu rol için de bana 500 Mark ödedi, Yemek, yatmak için Kaiserallee' deki Pansiyon Marzahn'a ayda 200 mark veriyordum. Bes günlük çalismam, demek, iki aylik geçimimi saglayabilecekti.

Yeni Filmler, Tiyatrocu Dostlar...
Ilk filmimin rejisörü, ondan sonra çevirdigi bütün filmlerde bana rol verdi. Kisa sürede film dünyasinda birçok yapimcilarla, günün basrol oynayan birçok yildizlariyla tanistim. Bir rejisör baska bir yönetmene, her yildiz kendi rejisörüne benden söz ediyor; böylelikle hemen hemen bütün film stüdyolarina girmek, çalismak olanagini buluyordum. Artik Berlin'de kalip da tiyatro çalismalarimi sürdürmek benim için hiç zor degildi. Pansiyonumun telefonu, araliksiz yeni rol için çagiran yapimcilarin biraktiklari haberlerle isliyordu. Geçim parasi bir sorun olmaktan çikmisti. Yeni yeni rejisörlerden çagrilar alarak birçok filmlerde küçük roller oynamaya basladim. böylelikle de pansiyon parasini sagliyordum; hatta üstelik cep harçligi da kaliyordu. Isin en önemli yani, filmde tanistigim bütün sanatçilar beni kendi tiyatrolarina çagiriyorlardi. Düzenli biçimde izledigim Krallik Tiyatrosu'ndan ve Lessing-Theater'den baska, öteki tiyatrolari da tanimak, sanatçilariyla tanisma firsati çikiyordu.

Aralik ayinda Istanbul'a döndü

1917
25 Ocak ta Robert de Fleurs-G.A Caillavetinin Labelle Aventure adli yapitinda Tahsin Nahit in uyarladigi bir çiçek iki böcek güldürüsünü Darül-bedayi de sahneledi ve Büyük baba rolünü oynadi ,2 Mart ta Darül-bedayinin sahneledigi ilk yerli oyun olan Halit Fahri Ozan Soyun Baykus Adli manzum draminin gösterisi gerçeklestirildi sanatçi bu oyunu hem sahneledi hem de Ihtiyar Köylü rolünü oynadi deneyimi oyun düzeni ve basarisi göz önüne alinarak sanatçiya iki lira zam yapilarak Ayligi 12 liraya çikarildi 26 Haziranda Henri Kistemaeckers den Muhsin Ertugrul'un uçurum adiyla uyarladigi ve birinci perdesini yeni bastan yazdigi La Flambeenin ilk temsili verildi oyunu yöneten ve basrolünü üstlenen Ertugrul o sirada Bogazlar genel komutanliginda askerlik görevini yapmaktaydi Temmuzda izin alan sanatçi Agustos ayinda yine Berlin"e gitti.

SAVAS ORTASINDA BERLIN..
BALKAN EKSPRES'i Istanbul'dan hareketinden iki buçuk gün sonra, aksam karanliginda Berlin'in Zoo Istasyonu'nda durdugu zaman, Pertev Sevki bir arkadasiyla birlikte beni ve Tauenzienstrasse'deki pansiyonlarinda hazirladiklari odaya götürüyordu.

Küçük bir sofraya oturmustuk. Savas yillarinin yoksullugu Berlin'i de kasip kavurmaya baslamisti.Her sey kisitli bir ölçüye binmisti. iki dilim ekmek yemege kimsenin hakki yoktu. Geçim sinirlanmisti. Giyimde öyle. iki çift çorap alinamiyordu.Her sey hesapliydi, ve bu durum, ilk oturdugum arkadas sofrasinda bile bir bakista gözüküyordu. Yenildi içildi, uyundu.

ALMANYA'DA NELER YAPABILIRDIM?
Ertesi gün Türk sefarethanesi'nde Müstesar Ethem Menemenci'nin ziyaretine gidildi. Müstesar Ethem Bey'e, gelis nedenim anlatildi.
Önümde üç yol var:
Biri Krallik Tiyatrosu'nda öteki ünlü Reinhardt Tiyatrosu'nda, sonuncusu ise Lessing Tiyatrosu'nda...
Bunlar arasinda bir seçim yapabilmem için önce tiyatrolarin özelliklerini yakindan tanimam gerek.
Seçis sirasinda iki ayri ölçüyü göz önüne bulundurmak gerekiyordu:
Biri, kendimi en yararli tarzda yetistirmek,yani iyi bir aktör, iyi rejisör olmak.
Öteki de tiyatrolarin yönetim ve teknik sorunlarini inceleyerek, Türkiye'ye dönünce bir tiyatro'yu hem teknik, hem de yönetim açisindan çekip çevirebilmek..
Bunlari bana saglayacak tek bir tiyatro bulursam, ona sarilacaktim. Sayet bu olanaklari ayri ayri tiyatrolarda bulursam, o zaman ikiye, üçe bölünmem zorunlu olacakti.

Asker Aktörler , Üniformali Teknisyenler....
1916'da Birinci Dünya Savasi baslayali iki yili geçmisti. Bu arada, birçok genç yetenek, sinirlarda askerlik yapmakta. Alman tiyatrolari, askerden ancak gereksinimleri için izin alinarak, mesleklerinde çalismasina firsat verilen aktörlere perdelerini açabiliyorlar.Hatta, sahne isçilerinin hemen tümü askeri üniforma tasiyor. Aktörler ve bazan yöneticiler arasinda da subay , er elbiseli birçok insan görülüyor.Alman Krallik Tiyatrosu'nun sahne arkasi , hemen hemen bir kisla gibi.
Berlin'de tiyatro yasamini söylece üstünkörü bir kavramak için , oynanan piyesleri izleyerek bir karara varmak gerekiyordu. Berlin'de ilk hafta boyunca tiyatro dolasma , arka arkaya piyesler görmek gerekliydi. Genellikle ilk izlenimim söyle oldu:
O zamana kadar yalniz Paris tiyatrolarini izlemis bir kisi olarak , önümde açilan yeni ufukta sanat ve sanatçi bakimindan da degerleri yüksek yapitlarla karsilasiyordum. Karsilastirmak gerekirse , kamusal tiyatrolar arsinda Paris'in Comédi -Française 'ine karsilik, Berlin'deki Könighlice schauspielhaus daha bir üstünlük kazaniyordu. Bir kez, sahne teknigi, Fransa'yla hiçbir biçimde karsilastirilamayacak ölçüde ilerlemisti. Oyunculara gelince, onlarin arasinda da erisilemeyecek degerde büyük sanatçilar vardi.

ATLANTIK OKYANUSU'NDAN NEW YORK'A....

NEW YORK, NEW YORK
York Oteli'nin genis yataginda yatiyorum. Mezar gibi gemi ranzasinda ve trende birbirine geçen bedenimin rahatladigini duyuyorum. Oysa uyuyabilmek olanaksiz. Içim içime sigmiyor. Yillardir bir hastalik gibi içimi kemiren büyük bir özlemime daha kavustugumu, bütün tasarladiklarimin sonunda gerçeklestigini görüyorum.

New York'ta Ne Çok Insan Var... Kalin perdelerin arasindan sizan gün isigi beni uyandirdi. Tuhaf bir görünüm. Asagida bücür insanlar yürüyor; oyuncak gibi otomobiller gelip geçiyor. Sokak çok kalabalik.Burada ne çok insan var. Sonra düsünüyorum, burasi New York.Asagidaki kalabaliga bakarken insanin basi dönüyor, ya o karsidaki, yüksek yapilar, insan kafasi ve insan kolunun diktigi sira sira anitlar...

Bu izlemeye doyulmaz görünümü ister istemez biraktim; giyinmek, sokaga çikmak, halkin arasina karismak gerek.

Görkemli Çevreyi Yaratan !...
Yogun bir insan selinin akip gittigi yaya kaldiriminda bir damlayim simdi. Bu kitleyle birlikte uzun süre New York sokaklarinda gezdim.
New York genelde demir ve betondan bir kent; Bir kent degil bir ülke! Bitmek tükenmek bilmeyen islek sokaklar, çelikten köprüler, görkemli yapilar. Üstünde görünen bu, altinda da yine öyle; Kat kat ucu bucagi belli olmayan yeralti yollari.

Bence asagida ve yukarida gördüklerimiz New York ya da Amerika degildir. Asil Amerika, bu çelikten uygarligi kuran kafadir. Bu genis, kaskati demirden, sinirleri çelikten güçlü vücudun bir kafasi olmali. Bu kafa nerede? Onu gördügüm gün, Amerika'yi tanimis olacagim. Bu kafa okullarda mi, Bankalarda mi, yoksa fabrikalarda mi?

Jannings'in Günah Sokagi ve Haftalik Geliri
Düsüne düsüne, çevreyi seyrede ede sonunda Paramount'un koca binasi önüne gelmisim. Bu iri yapinin alt kati büyük bir sinema salonu olarak yapilmisti;olaganüstü donatilmis bir girisi vardi. Önde ve giriste Emil Jannings'in dogal boyunda bilmem kaç kat büyüklügünde resimleri asili.

Amerika'da büyük ün kazanan ve çok sevilen bu Alman sanatçinin, Isveç'li rejisör Mauritz Stiller'in Paramount kurulusu adina 1927'de yaptigi Günah Sokagi (The Street of Sins) adli filmi oynuyordu.

Bu görünüm bana sekiz yil öncesini hatirlatti. O zamanlar yönetmen Robert Wiene 'nin Dr. Caligari'nin Odasi (Das Kabinetti des Dr. Caligari1919) adli ünlü Alman filmini Amerika'da göstermemek için düzenlenen düsmanca gösterileri düsündüm. Çikarcilarin yaptiklari yurtseverlik adi altinda yaptiklari o protestolar, taninmis Amerikan yazari Upton Sinclair'e Bana Dülger Derler (They Call Me Carpenter-1922) adli romanini esinletmisti. Bu rezaletten yalniz o kaldi.

Ey çikar; sen insanlarin burnuna halka, zincir takan, onlari maymun gibi oynatan bir çingenesin!

Bir Alman sanatçi giderek Amerika dünyasinin gözbebegi olmustu. Simdiye kadar hiçbir oyuncuya nasip olamayan haftada sekiz bin dolar yani 16bin Türk Lirasi gibi bir gelire kavusmustu.

AMERIKAN SINEMASI VE HOLLYWOOD
KENT BÜYÜKLÜGÜNDEKI "UNIVERSAL"
Hollywood'da gezdigim, gördügüm sinema kuruluslari arasinda, öncelikle izlenmesi gereken en büyük kurum Universal'di.Universal'in baskani Carl Laemmle, Amerika ve Avrupa sinema endüstrisinin, sayilir; büyük küçük herkes ona "Laemmle Amca" derdi.

Universal film yapim kurulusu, o dönemde Amerikan sinemaciliginin gerçek yüzünü, çizgilerini tasiyan baslica kurumdu.Bir aralar sesiz sinemacilikta moda olan sekiz hafta boyunca gösterilen, kirk bes serilik Amerikan dramlariyla kovboy ve kizil derili filmleri, bin bir serüvenli, heyecanli sinema destanlari, hep bu stüdyolarin ürünüdür. Ne var ki gerek sinemadaki ilerlemeye katilmak, gerekse Avrupa piyasasina hos görünmek ve yeni sanat begenilerine uymak için Universal filmlerine ayri bir çesni vermek zorunda kalmisti. Universal'da eski serüven, kovboy, kahramanlik filmleriyle birlikte, çagdas komediler, tarihsel filmler, smokinli, frakli dramlar da yapiliyordu.

Avrupa'ya Dönük Filmler...
Universal'in kodaman patronu Laemmle, ticaret ve yönetimde oldugu kadar, siyasette de üstündü. Paramount'un filmleri için Emil Janinngs'i Hollywood'a getirerek Almanya piyasasina olma siyasetine karsilik, Laemmle de Conrad Veidt'i yüksek ücretlerle derhal Universal'a almis ve böylece o da Alman piyasasina zoraki ortak olmustu.Alman rejisörlerinden Paul Leni de Universal'da çalisiyordu.

. 1921;de Darülbedayi;de yönetmen olarak göreve baslayan Ertugrul, yönetin kurulunun ve diger birimlerin sanatçilardan olusmasi için girisimlerde bulununca, arkadaslariyla birlikte Darülbedayi;den çikarildi. Bunu üzerine çesitli filmler çekmeye basladi ve Kurtulus Savasi üzerine ilk belgesel sayilan Zafer Yollari adli filmini gerçeklestirdi. Türk tiyatro tarihinde ;Ferah dönemi; olarak bilinen çalismalarini Ferah Sinemasinda sürdürürken

ÖMRÜNÜN SON ANINA KADAR TIYATRO IÇIN SAVASAN SANATÇI
Darül-bedayi'nin yeni bir Ankara turnesini gerçeklestirdigi 1930 ilkbaharinda, bir Nisan aksami, Cumhurbaskani M. Kemal Atatürk'te tiyatroya gelerek oyunu izler. Bunu ardinda Muhsin Ertugrul yasami boyunca coskuyla animsayacagi essiz bir olayi yasar.
Türk tiyatro sanati ve daha genelde tüm sanatlar ve sanatçilar açisinda olay öylesine anlamliydi ki,Muhsin Ertugrul o gece aldigi yaratici isigi bütün ömrünce ayni titizlikle, ayni ödünsüz tavirla sürdürmeyi bilecek ve Türk tiyatrosunu basaridan basariya götürecekti.
Muhsin Ertugrul, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'le karsilastigi o geceyi aradan 33 yil geçtikten sonra söyle anlatacakti:
"Ara sira arkaya bakmak, geçilen engelleri görmek, sarp yollari ve yorgun argin üstüne oturup dinlendigimiz asilan kilometre taslarini animsar gibi takvim yillarini saymak, ne kadar yol aldigimizi, amaca ne kadar yaklastigimizi, hesaplamak iyi olur.Ancak böylelikle adimlari daha siklastirmak mi, geri kalan saatleri daha yapilmasi gereken islere göre ayarlamak mi gerektigi ortaya çikar.

Bugün 11 Nisan 1963....

Söyle bir otuz üç yil öncesine dönersek, kendimizi, tiyatro alaninda, güçlükle inanacagimiz gerçeklerle yüz yüze bulacagiz.
O günlerde gittikçe eksiliyorduk. Kisa sürede iki yüz hevesliden belki yirmiye inmistik. Arkadaslarin çogu tiyatrodan çekiliyor; kimi milletvekili, kimi avukat, kimi doktor oluyordu. Sanatin agir yükü; geçimin kati ve kuru kaynagi sanatçilarin ömürlerini törpülüyordu. Çogumuz hastalaniyor, devrili devriliveriyordu. Isin kötüsü bizden sonraki kusak tiyatroya asiri istek duymuyordu. Bütün bunla bizi kara kara düsündürüyordu: Ne yapsak da tiyatronun kaynagini kurutmasak, yeni yeni sanatçilar üretsek diye...

Ilk agizda yapilacak seyle sunlardi: Tiyatroyu basibozukluktan kurtarmak, onu batida oldugu gibi bir düzene sokmak, sanatçilari aç kalmayacak kadar geçinen onurlu bir topluluk durumunda çalistirmak... Iste bu amaçlarla besi kadin yirmi kisi Tepebasi salasina sigindik. Üç yildir çizdigim siki program içinde, gece gündüz demeksizin, maden isçileri gibi aylarca gün isigi görmeden, cigerlerimize temiz hava çekmeden günde 16 saat çalisiyorduk. Eskiden Istanbul'un tiyatro mevsimi alti aydi. Marttan sonra tiyyatro kapanir, biz de kendimizi Anadolu' ya atardik.

Egitim Bakani Taray ve Tiyatro Sanati
1930 yilinin Nisan ayindayiz. Ankara'da Hamdullah Suphi (Tanriöver) Bey'in yaptirdigi Yeni Türk Ocagi Tiyatrosu'nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada Marie Bell Charles Boyer Toplulugu oynamisti. Hemen arkalarindan biz basladik. Repertuarimizda güzel yapitlar vardi: Hamlet, Mürai, Muhayyel Hasta gibi klasiklerle çagdas Alman ve Fransiz oyunlari....

.... Ankara'dan ayrilacagimiz 11Nisan 1930 Cuma günü eski Kar**** Lokantasi'nin özel bir salonunda, Milli Egitim Bakani Cemal Hüsnü (Taray) Bey, sanatçilar onuruna bir ögle yemegi düzenledi ve bu arada, bir söylev verdi. Milli Egitim Bakani'nin sözleri sunlardi:

"Tiyatroyu bu duruma getirinceye kadar kendilerinin katlandiklari sikintiyi, çektikleri güçlükleri içimizde bilmeyen yoktur. Bu güçlüklerin tümünü sanatçilarimiz, sanatlarina olan asklariyla yendiler; bu ask üstünde hakikaten israr etmeliyiz."

Resmi kisilerin beylik nutuklarinda daha basmakalip bir laf kalabaligi olamaz. Herkes söylenen o tür sözlerin insanlik duygularindan uzak, politikaya dayanan yönlerinden igrenir. Oysa, Cemal Hüsnü Taray'in söylevindeki, "Bu ask üstünde hakikaten israr etmeliyiz" sözleri, bizim tiyatro çalismalarimizi da, özellikle kendi aramizda, her soguk mizaca açilamaya çalistigimiz bir sevgi serumudur.

..... Gazi Mustafa Kemal'le Maramara Köskü'nde
Yemegin sonuna dogru Mili Egitim Bakani'nin telefona çagirdilar. Sofraya döndükleri zaman, Gazi Hazretleri'nin bizi o aksam Marmara Köskü'nde kabul buyuracaklarini müjdelediler. Eskisehir'e hareket etmek üzereydik geri biraktik.

Marmara Köskü'nde 11 Nisan 1930 Cuma aksami Gazi Mustafa Kemal Pasa'nin huzurunda sanatçilarin geçirdikleri gece, can çekisen, kisirlasmaya yüz tutmus Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmistir.

Gazi gibi büyük bir insan bizi yalniz agirlamak için oraya çagirmaz elbette... bize verecek bir emri, söylenecek bir sözü vardir.Okyanus dalgalari gibi ve birbiri arkasindan agir agir iltifatlardan sonra bas basa kaldigimiz zaman,

"Siz,"buyurdular,"benim ta atase militerlik çagimdan beri memleketimiz de görmeyi candan özledigim bir hayali gerçeklestirdiniz. Böylesine birbirine bagli bir sanat toplulugunu kendi imkanlarinizla hazirlatip bize getirdiniz, gösterdiniz. Simdi ben, Devlet Reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardim istersiniz?"

...... O anda Gazi Hazretleri'nin gözlerine baktigim zaman, ülkenin oldugu kadar, tiyatronun da ileri günlerini düsündüm. Geçmisin degil, gelecegin önemini animsadim. Verimli bir bayraktari, Büyükada mezarligina daha yeni gömmüstük; biri de senatoryumlar da tedavi görecekti. Böyle giderse, bir kaç yil sonra Türk tiyatrosunda sira sira mezar taslarinda baska bir sey kalmayacakti. Beni en çok ilgilendiren, tiyatronun bizden sonraki durumuydu. Onun için benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal'e "Bir tiyatro mektebi istiyorum Pasam" diyebildim.
O gece Ayni istegimi Ismet Pasa'ya da söyledim ve Gazi Hazretleri o aksami su sözleriyle bitirmisti:
"Efendiler... Hepiniz meb'us olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiz, fakat sanatkar olamazsiniz. Hayatlarini büyük bir sanata vakfeden bu çocuklari sevelim!"

Ismet Pasa'da tiyatro konusuyla ilgilendi. Ama devlet degirmeni yavas dönüyor; çogu zaman da isleri degil kisileri ögütüyor. Adana'ya geldigimiz zaman Cemal Hüsnü Bey'den o yil için tiyatro mektebi konusunda hiç bir yardim yapilamayacagini bildiren bir mektup aldim.

Darülbedayi'de Tiyatro Meslek Mektebi
Is basa düsmüstü. Istanbul Belediye Baskani Mühittin Üstündag'in yardimiyla, 19 Kasim 1930'da Darülbedayi içinde Tiyatro Meslek Mektebi diye, ögretmenlerine on para vermeyen, ama ögrencilerine elliser lira yol parasi saglatan ama yinede istekli aday bulamayan bir okul açtik.O ara öyle bir toplumda yasiyorduk ki, tiyatroya dönüp bakmak bile küçüklük sayiliyordu........

Istanbul'daki Tiyatro okulu bir iki sanatçi yetistirdikten sonra, parasizlik ve ilgisizlik yüzünden kapandi. Ankara'nin tiyatro okulu sözünden de alti yil bir haber çikmadi.

Prof.Ebert, 1936'da Okul Için Türkiye'de
Sonunda, 1936 Mart'inda Prof. Carl Ebert bir tiyatro okulu açmak için Türkiye'ye geldi.
Türk toplumunda tiyatronun yerini bütün gerçekleriyle kavrayamadigi için Ebert'le aramizda bazi düsünce ayriliklari oluyordu. Buna bir örnek olarak söyleyeyim:
Ben ögrencilerin yatili olmasini, devletin yedirmesini, giydirmesini, cebine harçlik vermesini istedigim zaman Ebert bu öneriyi yadirgiyor; böylelikle sanatçi yetismeyecegini söylüyordu. Istegime uyularak ilk açilan tiyatro bölümü sinavlarina, Ankara ve Istanbul'dan 38 aday girdi. Bunlardan altisi tiyatroya yarayabildi ve en acinacak yönü tek kiz aday yoktu.

Baslangiç iste böyle oldu. 11 Nisan 1930 aksami Marmara Köskü'nde Gazi Mustafa Kemal'in verdigi emirle açilan tiyatro okulunda, Bir Devlet Operasi ve Devlet Tiyatrosu çikti.

ISTANBUL SEHIR TIYATROSUN'DA M.ERTUGRUL'UN ATILIMLARI
II.Dünya Savasi'nin sonuna dogru adi giderek Istanbul Sehir Tiyatrosu olarak degisen Darülbedayi'de büyük atilimlar yapmistir. 1931-1946 yillari arasindaki Sehir Tiyatrosu dönemi, Türk tiyatrosunda yenilikler ve denemeler asamasi olarak nitelendirilebilir.Atilan adimlarin en önemlilerinden birisi, hiç kuskusuz, ilk kez Çocuk Tiyatrosu'nun gerçeklestirilmesidir. Çocuk tiyatrosuna dönük çalismalara 1930'da baslanmis ve 1935/1936 döneminde ilk çocuk oyunu oynanmistir.

M.Ertugrul'un Darülbedayi araciligiyla Türk tiyatrosuna getirdigi diger bir yenilik ise ulusal oyunlar oynanmasi için gösterdigi özel çabadir. Darülbedayi'nin ilk yillarindan itibaren ülkenin taninmis yazarlarini tiyatro yapiti yazmaya yöneltmis ve modern Türk tiyatrosu yazarlarinin da ilk çikislari bu dönemde olmustur. M.Ertugrul o dönemi yillar sonra söyle degerlendirecekti:

Yazarlar ...
"Önüme geleni piyes yazmaya tesvik ederdim, ama yazdiklarina hiç karismazdim.Surasini burasini çikar ya da degistir demedim hiç bir yazara. Musahipzade Celal'in yazdigi ilk piyesleri çok ilkeldi. Sözleri duymaya tahammül edemezdim bazan.Ama çok çalisirdi, yapabileceginin en iyisini yapar getirirdi. Hüseyin Rahmi (Gürpinar) tiyatroya gelirdi; "Ne olur piyes yaz" derdik. Yazdi, getirdi bir gün. Neyyire çok iyi oynadi o piyeste. Heveslendi yazmaya devam etti Yakup Kadri'nin de yazmasini istedim,yazdi. Resat Nuri'nin dili de iyiydi, teknigi de.Yahya Kemal'in piyes yazmasini çok isterdim. hep söz verdi, ama yazmadi. Necip Fazil'in ilk piyesi Tohum kötüydü. Tesvik etmek için sahne koydum ve bas rolü oynadim. ama sonra Bir Adam Yaratmak'i yazdi. Güzel piyestir. Necip Fazil hiç memnun olmazdi.Her gece, perde arasinda not gönderirdi bana. Birde "Su sözler arasinda virgül degil, noktali virgül vardir, ona göre oynayin" derdi. Arkadaslar, " Nasil tahammül ediyorsun bu adama?" derlerdi. "Biz, yazarlarin hizmetkarlariyiz, onlarin eserlerini oynuyoruz, bize eser vermeleri için onlarin istediklerini vermek lazim" derdim. Aktörlerin yazarlara saygi göstermesini isterdim. Nazim Hikmet'i de tesvik ettim. Yazmaya hazirdi, akümüle olmustu. Kafatasi'ni yazdi. Oyununu sahneye koymadim diye bana darilanlar oldu. Bu yüzden çok dost kaybettim........."

Operetler ve Tiyatro Okulu
Bir baska girisim de, özel sahnelerde oynanan derme çatma, ucuz ve niteliksiz revülere karsi,Sehir Tiyatrosu'nda operet gösterilerinin baslatilmasidir. Sehir Tiyatrosu'nun operet oynamasi sanat çevrelerinde bir ölçüde küçümsenerek, bu girisim kamusal nitelikteki kurumlara yakistirilmamistir. M.Ertugrul'da "degerli oyunlari" oynayana bilmek için geçici bir süre operet sunmak zorunda olduklarini belirtir.

1931 yilinda, Istanbul Sehir Tiyatrosu'na bagli bir tiyatro meslek okulu kurulmus ve M.Ertugrul orada tiyatro dersleri vermeye baslamisti. 1933'te sanatçinin önerisiyle Viyana Müzik ve Tiyatro Akademisi baskani Joseph Marx Istanbul'a çagrilmis ve okul yeni bastan düzenlenmistir. Bu okul, sonraki Istanbul Belediye Konservatuvari'nin öncüsü sayilabilir.

Muhsin Ertugrul'un Çocuk Tiyatrosu
Darülbedayi'de Çocuk Tiyatrosu 1935 güzünde kuruldu; ama böyle bir tiyatro kurma düsüncesi bes yil öncesinde kök salmaya baslamisti. Cumhuriyetin baslangicindan sonra, bu konuda ilk rastlanan yazi, 15 Kasim 1930 günlü Darülbedayi dergisindedir. O siralar çocuk tiyatrosunda ilerlemis iki ülke vardi: Almanya ve Sovyetler Birligi... Imzasiz olarak verilen haber biçimindeki yazida, gerek Almanya'da gerekse Rusya'da bu alanda incelemeler yapmis olan Muhsin Ertugrul'un yazi örnekleri vardir. Dergini bir sonraki sayisinda da Shakespear'in "Firtina" 'sinin bir çocuk oyunu biçiminde oynanisindan bir sahne görünümü basilmisti.
Çocuk Tiyatrosu'nun açilacagini haber veren ilk yazi Darülbedayi dergisinin 15 Subat 1935'teki sayisinda yayimlanmistir:
"Dün bir tiyatroydu, bugün iki oldu. Önümüzdeki sene bir Çocuk Tiyatrosu subesi yaparak, üç olacak." Bu konudaki ilk resmi duyuru da, 1 Ekim 1935'te ayni derginin arka kapagindadir. Bu duyuruda, her Cumartesi saat 15:30'da ve PAzar saat10:00'da çocuk gösterileri düzenlendigi açiklaniyordu.

Ilk Çocuk Oyunlari...
Ilk çocuk oyunu M.Ertuprul'un M.Kemal Küçük'e düzenlettirdigi bir yapitti."Çocuklara Ilk Tiyatro Dersi"adli oyunda, çocuklari tiyatroya isindirmak amaciyla ögretici nitelikte sahnelere yer verilmisti. Ercüment Ekrem Talu bu oyunu övmüs; ama çocuk velilerinin bu önemli adimi iyi degerlendirmediklerinde yakinmistir. Ikinci oyun 1 Ocak 1936'da baslayacagi duyurulan yine M.Kemal Küçük'ün "Gülmeyen Çocuk" adli yapitiydi. Oyunu M.Ertugrul sahneye koymus, müziklerini Hasan Ferit Alnar düzenlemisti. Dagaranin üçüncü yapiti olan Afif Obay'in "Fatmacik" oyunuyla salon tiklim tiklim dolmaya basliyordu. Çocuk Tiyatrosu, böylece daha ikinci islevsel bir nitelik almisti.

Yeni Bir Toplumsal Kurum
Tepebasi Tiyatrosu'nda verilen ilk çocuk temsillerinden sonra, çocuk oyunlari baslarda Beyoglu'ndaki Fransiz Tiyatrosu'nda oynanmistir. I.Galip Arcan, "Çocuk Tiyatromuz Alti Yasini Bitirdi" baslikli yazisinda, ilk basta ana babalarin çocuklarini getirmediklerini gördükçe üzüldüklerini, ama sonrada bu umut kirici durumun ortadan kalktigini belirtir:
"Arasi çok geçmeden Muhsin'in dedigi çikti: Daha ayni sezonunu sonuna dogru çocuk tiyatromuzun temsilleri yavas yavas istedigimiz ragbeti bulma basladi ve her yil mütemadiyen artan bir inkisaf (gelisim) içinde tam verimli bir içtimai müessese (toplusal kurum) halini aldi." Ileriki gösterilerde çocuk tiyatrosuna verilen önem artmis, gösteriler doldukça, çocuk bölümü için on alti kisilik bir orkestra, bir de bale grubu kurulmustu. Çocuk tiyatrosunu kurulusunda oldugu gibi, gelistirilmesinde de M. Ertugrul'un büyük katkisi vardir. Sanatçi bu tutumunu Devlet Tiyatrosu'nun basinda oldugu zamanlarda da Sehir Tiyatrosu'ndan son ayrilisindan sonra da sürdürmüstür. 1973 yilinda kurulmasinda büyük katkisi bulunan AÇOK, Türkiye'nin en gelismis çocuk tiyatrosu olmustu.

15 Aralik 1932;de ;Goethe Madalyasi; ile onurlandirildi. Karim Beni Aldatirsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Aga, Aysel Batakli Damin Kizi filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adini kullanan Nâzim Hikmet;le çalisti. Esi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çikaran Ertugrul, açilmasi için ugras verdigi Istanbul Açik Hava Tiyatrosu;nda Kral Oidipus;u sahneledi. 1949 Temmuz;unda Devlet Tiyatrsosu ve Operasi genel müdürlügüne atandi ve Büyük Tiyatro;yu gösterilere açti. Bir Komiser Geldi oyunundaki müfettis rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçi, 1950;de Büyük Tiyatro;da balo yapilmasina karsi çikinca Demokrat Parti iktidarinin tepkisini çekti ve görevinden istifa etti. Türkiye;de Batili anlamda ilk özel tiyatro ;Küçük Sahne;yi, Yapi Kredi Bankasi;nin destegiyle kuran Ertugrul, Devlet Tiyatrolari genel müdürlügüne ikinci kez atandiginda, tiyatronun Adana, Izmir ve Bursa sahnelerini açti. 1958;de görevden alinan sanatçi, bir yil sonra Istanbul Sehir Tiyatrosu basrejisörü oldu; Kadiköy, Fatih, Üsküdar, Zeytinburnu sahnelerini açti. 1964;te Türkiye;de ilk kez Brecht;in bir oyununu Sezuan;in Iyi Insani;ni ve Shakespeare;in 400. dogum yildönümü nedeniyle bes sahnede bes Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalismalari elestiriler aldi ve 1966;da Istanbul Belediye Meclisi;nin karariyla basrejisörlük kadrosu kaldirildi. Basinda ve TBMM;de sürekli tartisilan ;Muhsin Ertugrul Olayi; tiyatroya indirilen tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandi. Istanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü;nde;tiyatro elestirisi; dersleri veren Erturgrul, yeniden çagrilmasina karsin Sehir Tiyatrosu;nda görev almadi. Kültür Bakani Talât Halman;in çabasiyla 23 Ekim 1971;de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçiya, Muhsin Ertugrul;a Devlet Kültür Armagani verildi. Sehir Tiyatrolari genel sanat yönetmenligine atandiginda 82 yasinda olan Ertugrul, semt tiyatrosu, ögle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çesitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberligi baslatti ancak iç çekismeler üzerine 1976;da görevi birakti. Çesitli gazete ve dergilerde yazilarini sürdüren Muhsin Ertugrul;un Insan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim (1975) adli bir kitabi vardir.

29 Nisan 1979'da Izmir;de öldü. Ölümünden bir ay önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasina yaptigi hizmetler nedeniyle Ertugrul;a fahri doktor; unvani vermisti.

"Benden Sonra Tufan olmasin"



Hazirlayan: Ihsan ATA
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 14:58   #4
 
Giriş Tarihi: 13 Haziran 2006
İsim: ABDULLAH
Yaş: 31
Mesajlar: 11,483
İtibar Gücü: 28
Kutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really nice
Kullanıcıya ICQ yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya AIM yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya MSN yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
Kutlubey Kutlubey isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATROSUNUN TEMELİNİ ATAN VE GELİŞTİREN
MUHSİN ERTUĞRUL (1892-1979)

BEYNİNDEN ŞU PARA HIRSINI, ZENGİNLİK DELİLİĞİNİ, ŞÖHRET APTALLIĞINI, KENDİNİ BEĞENME BUDALALIĞINI ÇIKAR. ONDAN SONRA SENİ TANIYALIM, KAÇ DİRHEM GELİYORSUN? Muhsin Ertuğrul

1892
5 Mart 1892 (23 Şubat 1308) Pazartesi aksamı İstanbul'da doğdu Babası Hüsnü Bey (1848-1902)Babıali"de Hariciye Nezareti (Dış işleri bakanlığı veznedarıydı Ertuğrul ikisi üvey olan sekiz kardeşin en küçüğüydü Gedikpaşada ki Tefeyyüz Mektebinde Darul edebte soğukçeşme ve toptaşı rüştiyelerinde Mercan idadisi"nde okudu Babasının tiyatroya olan ilgisinin de etkisiyle küçük yaslarda tiyatro gösterilerini izledi daha okul sıralarındayken arkadaşlarıyla tiyatro oyunları oynamaya başladı

TİYATRO UĞRUNA EVDEN NASIL KOPTUM?
Ortanca ablam Saadet'in kocası, eniştem Rıfat Bey, Osman Paşa'nın torunu olmakla övünen, asalet yanlışı yaratılışı bulunan bir kişiydi. Üsküdar'da Valide Camisi yanında, o soyluluktan arda kalmış bir Osmanpaşa Sokağı vardı.Yıkılan konağın yerine, üçer dörder odalı küçük evler yapılmıştı. Kendisi de o evlerin birinde kiracıydı. İşi önemliydi. Kartının üzerinde "Sadaret Evrak Odası Hulefasından" diye yazardı. Bugünkü deyişle, Başbakanlık Bürosu'nda çalışırdı. Görevi nedeniyle her gün gelen yazışmalar dolayısıyla zamanın sadrazamıyla doğrudan doğruya ilişki içindeydi.Sadrazam Kamil Paşa'yı, Sait Paşa'yı, Tevfik (Okday) Paşa'yı ve daha sonrakileri de tanımıştı.

Görevi dolayısıyla yüksek düzeydeki kişilerle günlük ilişkileri, onun asalet yaşantısını ruhunda sürdürüyordu. kendisi ne kadar sıradan bir memur olsa da, ülke sorunlarıyla uğraşan bir ortamda çalışıyordu. Yaratılıştan terbiyeli ve dürüst oluşu, yüksek düzeydeki bakanlar, müsteşarlarla birlikte bulunuşu, içindeki aksoyluluk tutkusunu arttırıyordu.Ailemize damat olarak girdiği günden biride bize, özellikle biz küçüklere, babamın ölümünden sonra adeta bir ikinci babalık şefkatini sürdürüyordu.

" ERTUĞRUL MUHSİN SEN MİSİN?"
Sahneye çıktığım güne kadar boş zamanlarımı futbol oynayarak değerlendirmiştim. O sırada, Toptaşı futbol takımının da başkanı olmuştum. Haydarpaşa Çayırı o zaman en geniş, en düzgün sahasıydı. Biz orda oynardık.

Tiyatroya bir meslek olarak başladıktan sonra, seyircilere verilen el ilanlarında adimi, tanınmak için, başına "Ertuğrul" diye ekleyerek yazdırmıştım.Eskiden bu ilanlar, çeşitli semtlerde evlere de dağıtılırdı. Evdekiler bir zamanlar futbol oynamaktan dönüşümle, sahnede role çıktıktan sonraki dönüşüm arasındaki ayrılığı giderek sezmişlerdi. Böyle bir cuma akşamı yine matineden eve döndüğüm zaman, hem ablamın, hem eniştemin suratlarını allak bullak olmuş buldum.Evde, fırtınadan önceki suskunluk havası vardı. Akşam yemeği sessizce yendi. Sofradan kalkıp odadaki günlük yerimize oturduk. Çok geçmeden eniştem, elindeki ilanını göstererek,

-"Buradaki Ertuğrul Muhsin senmisin?"diye sordu.
- "Evet", dedim.
- "Gelip geçici bir hevesmi?"
-" Hayır, ömür boyu bu meslekte kalmak istiyorum.Çünkü tiyatroyu çok seviyorum."
-"Evet ama, ne bizim ailemizde, ne de rahmetli babanızın ailesinde "oyuncu" yok.Onun için ya bu "düşüncenizden vazgeçersiniz ya da ailenizden!"
-"Eğer bu keskin bir ültümatomsa şu halde ailemden vazgeçiyorum" sözleri ile ayağa kalktım ve "Allahaısmarladık" diyerek evden çıktık.

GECE YARISI YAPAYALNIZ BİR GENÇ
Gece bu saatten sonra, Üsküdar'dan vapur yok. Anadolu yakasındaki akrabalara gece karanlığında misafirliğe gidemem. Karşıya geçmem gerek. Hele bir iskeleye doğru yürüyeyim.

O çağlarda geceleyin Anadolu yöresiyle karşı yaka arasında, iki ucu sivri, hafif kayıklar çalışırdı. Nöbetçi kayığa atladım ve karşı yakaya geçtim.

Beşiktaş'tan Karaköy'e, Köprü'yü geçerek Çemberlitaş'a doğru yürüyorum. Gidecek bir yerim yok. Bir yere gitmeyi de düşünmüyorum. Kafamda, "Bundan sonra ne olacak", onun planlamasını kuruyorum ve boyuna hedefsiz yürüyorum. Gün ağardı. Sultanahmet'teyim. Bir Belediye Bahçesi vardı. Onun çevresinde oturacak sıralar bulunurdu. Onlardan birine iliştim. Karşımda Alman Çeşmesi var. Hani açıldığı gün bizi bütün okul çocuklarıyla birlikte karşısına dizmişlerdi, biz de ne olup bittiğini anlamadan "Padişahım çok yaşa" diye bir kaç kez bağırmıştık. Hani, okulun sakallı mubaşiri, bir müzik öğretmeni edasıyla bize bir kaç okul şarkisi öğretmişti. Biz de o gün aralıklarla onu tekrarlamıştık.

O günü düşündüm. Sonra, Muvakkithane'nin karşısındaki büyük konağa gözüm dikildi. Yukarı kattaki odada küçük ablam Servet veremden ölmüştü. O gün ben, yandaki şu odanın buğulanmış camına parmaklarımla ablamı ne kadar sevdiğimi yazmıştım.

Aşağı köşedeki Kazasker Süleyman Sirri Efendi'nin odasında onu nasıl karyolada yatarken ilk kez yatarken gördüğümü anımsadım. Oğullarının koskoca delikanlı oldukları halde evin kâhyası "Aputte" diye çocukken taktıkları adla hala nasıl hitap ettiklerini hatırladım. Sonra fırından yeni çıkmış taze bir simit aldım, onu yiye yiye ilkokulun olan Tefeyyüz'ün bulunduğu Gedikpaşa yokuşuna doğru yöneldim, tekrar okulun yolunu tuttum.

Bundan sonra artık bir tiyatro tutkunu olarak tek başıma yaşayacaktım.

1910
30 Temmuz"da Erenköy'de Burhanettin Kumpayasında Conan Doyle romanında P. Decourcellein sahneye uyarladığı Sher- lock Holmes oyununda daha önce arkadaşı Selahattin'in oynadığı Bob rolüyle sahneye ilk adımını attı Reşat Rıdvan ve Burhanettin (Tepsi)beylerin Sahnei Milliye-i Osmaniye adı altında Beyoğlundaki Odeon Tiyatrosunda oynadıkları şu yapıtlarla rol aldı

Pierre Berton Napolyon Bonapart (Barral) rolünde Lorya Bey Dreyfus (Subay rolünde)Shakespeare Othello (Roderigo rolünde Chueca-Valverde, La Grande Via (Compererolünde Namık Kemal Gülnihal (Zeynel rolünde Hüseyin Rahmi Mürebbiye (Küçük Bey rolünde Özel bir topluluğun yine Odeon tiyatrosunda sahnelediği Shakespearenin Hamletinde de Laertesi oynadı

1911
Döneminin ünlü oyuncusu Vahram Papazyaının ve İstanbul'a gelen Fransız tiyatro toğluluklarının etkisiyle görgüsünü geliştirmek amacıyla Paris'e gitti. (bazı kaynaklar ise karıştığı bir siyasi olay nedeniyle sınırdışı edilince Fransa;ya gitti. Paris konservatuvarına tüm uğraşmalarına karşın giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarında gözlemler yaptı.)Paris'e geldiği ilk Aksam Comedie-Française-de büyük Fransız oyuncusu Mounet-Sully"nin hiçbir oyununu kaçırmadı. Her gece tiyatro dönüşü, izlediği oyundaki rolleri ve oyuncuların makyajlarını, Quartier-Latin'de kaldığı küçük bir otelin çatı katındaki odasında baştan yaratmaya çalıştı.

PARİS GÜNLERİNİN DERSLERİ...
Paris'e yaptığı bu ilk gezi, zor koşullar içinde yaşayan genç Muhsin Ertuğrul için olağanüstü güç olmuştu. Üstünde çok az para bulunan sanatçı, o nedenle çoğu günlerini aç olarak geçirmişti. Öyle ki, Ertuğrul Paris'teyken "iki kez intahar etmeyi" düşünmüştü. Muhsin Ertuğrul bu konuda şunları ekler:

-"Paris'e ilk gidişimde parasızdım, kuru ekmek yiyerek yaşıyordum. Kestane yemek bir ziyafet oluyordu benim için. Ama dönemezdim; yapmak istediğimi yapmalıydım; tiyatro görmeliydim, tiyatro öğrenmeliydim. O sıralarda ümitsizliğe kapıldığım oldu. Birkaç defa Seine Nehri kıyısına gittim; intihar etmek için. iyi ki etmemişim..."
Muhsin Ertuğrul, sonraki yıllarda yapıtlarını tanıyacağı Sovyet yazarı Leonid Andreyev'i neden o kadar sevdiğini açıklarken de, intihar sorunu üstüne bir açıklamada daha bulunur:
-"Andreyev aç kalmış, intihar etmeye karar vermiş. Odasına gelmiş; bakmış bir pantalonu daha var. 'Satılabilecek bir pantolonu olan intihar eder mi? demiş, vazgeçmiş..."


YARIN KIYAMETİN KOPACAĞI KESİNLİKLE BİLSEM BİLE BU GÜN BİR ELMA AĞACI DİKERİM.
Muhsin Ertuğrul
İlk kez bir tiyatro oyunu yazmayı da aynı 1911 yılında denediğini belirten Muhsin Ertuğrul, bu konuda şunları söyler:
-"İntihar adında bir piyese başladım 1911'de. Hikaye de yazdım. Ertesi gün okuyunca tahammül edemedim yazdıklarıma. Çok bayağı şeylerdi."


HER ŞEYI TIYATRO OLAN BIR AVUÇ GENÇ
Paris dönüşümde, acemiliğin verdiği cesaretle birkaç arkadaş birleşip bir özel topluluk kurmaya kalktık ve adını da Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları koyduk.

Topluluğunun başını, Mınakyan Efendi'nin Osmanlı Dram Kumpanyası'nda suflörlükle tiyatro yaşamına başlayan Cemal Bey çekiyordu.Ayda Hanım'la evli olan Cemal,yönetim işlerinden anlıyordu.Üstelik,oyuncu olmadığı için organizasyonla uğraşacak zamanı da vardı. Toplulukta Behzat'la Galip ve Sara Mannik'le Ayda Hanım'dan başka genç gönüllüler de çalışıyorlardı.

Piyes seçme işine Müfit Ratip'e bıraktım.Onun seçiş zevkine güveniyordum.Üstelik, oyunu Türkçe'ye çevireceğini ve bundan hiçbir maddesel çıkar beklemediğini de biliyordum. Gerçekten, bir birkaç oyun üstünde tartıştıktan sonra, Henri Bernstin'in La Griffe (Pençe)adli oyununu uygun bulduk.

Yaşlı oyuncusu Bulunmayan Topluluk ...
Kadro bakımından da topluluğumuzdaki oyuncu sayısı yeterliydi.Ancak, hepimiz çok genç olduğumuzdan başrol için gerekli yaşlı aktör aramızda yoktu.Tiyatroda oldum olası karakter rollerine heves duyduğumdan, bu yaşlı role yine adaylığımı koydum .Siyasal bir partinin başkanı , aynı zamanda parti organı gazetenin baş yazarlığını yapan, piyesin sonuna doğru başkanlığa da yükselecek olan Achille Cortelon rolünü üslendim.Oyunun konusu, yaşlı bir politikacının , genç ve görmemiş bir kızla evlenerek lüks bir yaşam sürdürmek için çıkar çevrelerine kayması ve sonunda genç karısının partideki rakibini sevmesi , bir gensoru önergesi ne yüzden yaşlı başkanın aklını yitirmesiyle biten , politik yanı ağır bir sosyal durumu içeriyordu.

Tiyatro yönü güçlü , insancıl duyguları iyi işlenmiş bir töre ve karakter incelemesi (etude de moers) niteliğini taşıyan piyes,seyirci katında da çok ilgiyle karşılandı.Yirmi yaşındaki bir aktörün,yaşlanmak için ne kadar makyaj ustalığı yaparsa yapsın ve oyun için ne kadar çalışırsa çalışsın,yaşın verdiği olguluğa erişemediğini;altından çıkan genç ve diri bir varlığın, olayları inandırıcı olmaktan alıkoyduğunu duyuyordum.

Ferah mevsimine başladığımız zaman elimizde, önceden hazırlanmış bir oyun dağarcığı yoktu. Sanat işlerini ben yüklendiğim için bu topluluğa özgü bir seçim düşünüyordum.

Ramazan yaklaştıkça, yapıtları seçme ve hazırlama çalışmaları üstünde kafa yormak gerekiyordu. Dar bir kadromuz vardı. Arkadaşlarımız paranın yüzüne tükürmüş, sanata varlıklarını adamış, sözcüğün tam anlamıyla idealist sanatçılardı. Dar bir kadro; sonra ne kadar süreyle sığınacağımız belli olmayan bir Ferah Tiyatrosu! Bütün güvencemiz kendi gücümüzdü. Aramızda ortak bir yön var: Hepimiz oyuncuyuz. Bunun dışında hepimizin bir görevi var: Herkes ağır bir sorumluluk altında, üstüne aldığı işi başarıyor.! Toplulukta baş, kıç diye bir şey yok.

Hiç Oynanmamış Yapıtlar
Dağarcığa seçilecek piyesler için de şöyle bir çizgi çekmeyi düşünmüştüm: O güne kadar Türk sahnesine girmemiş bulunan uluslararası tiyatro yapıtlarından karışık örnekler vermek. Bir Andreyev'den, biri Tolstoy'dan olmak üzere iki Rus, İki Moliére, bir Shakespeare, bir Norveç, bir İsveç, bir Danimarka, bir Macar, bir Alman, beş Fransız ve dört Türk oyunu...

O güne kadar Türk Tiyatrosu genellikle Fransız tiyatrosunun duygusal komedileriyle, gülünç vodvilleriyle beslenmişti. Avrupa'da çıraklık yıllarımın da etkisiyle Türk seyircisine birazda başka ulusların kalbur üstü yapıtlarını tanıtmak istiyordum: ama bu oyunların hiçbiri o güne kadar Türkçe'ye çevrilmiş değildi. Şu halde yapılması gereken ilk şey, oynatmayı tasarladığımız oyunların çevirilerini sağlamaktı.

Çeviriler Nasıl Yapılıyordu?
Elde edilen gelir, bir çeviriye yetecek kadar olmadığı için çeviri işide bize kalmıştı.
Sahne katında en küçük oda benimki. Tek bir kişinin güçlükle kımıldayacağı kadar küçük. Burayı yalnız makyaj odası diye değil, provam olmadığı saatlerde, piyes çevirmek için çalışma odası biçiminde de kullanıyorum. Odanın içinde iki kişi olunca kapı açılıp kapanmıyor.....
Gösteriler arasında metinleri Almanca olanları ben, Fransızca olanlarıda Galip Arcan üstüne aldı. Bir yanda oyun oynarken, öte yandan da onları boş bulduğumuz gecelerde çevirmeye koyulduk. Sıkı bir çalışmayla , bir yapıtın çevirisi, on günün gece yarısına sığıyordu.

Gece Yarıları M.Ertuğrul ve Muammer Karaca...
Gece yarısından sonra suyu çekilmiş bir değirmene benzeyen, seyircisiz, oyuncusuz kalmış bir tiyatronun küçücük sahne odasında çalışmanın büyülü bir zevki vardı. Sanki bütün gün prova yapan, akşam oyun oynayarak gece yarısına kadar yorgun düşen sanki siz değilmişsiniz gibi, yeni bir uğraşa dipdiri sarılıyorsunuz ve kalem,büyük boy kağıtlar üstünde izler bırakarak kayıyor. Bu büyük boy kağıtlardaki yazılar, Muammer tarafından hemen temiz bir deftere mürekkeple yeniden yazılıyordu. Hazır olanları da sahne defterine geçiriyorduk.

Muammer o yıl aramıza yeni katılmıştı.Kendisine henüz sahne üstünde rol verilmediği için sahne gerisinde yararlı oluyordu. Kış geceleri boş tiyatronun Okmeydanı gibi rüzgar üfüren yüzü gözü atkılarla sarılı, bacakları beylik bir battaniye, sırtı paltoyla örtülü bu genç, sabaha kadar bir oyunun birinci perdesini böyle temize çekecektir. Ara sıra üşüyen elinin buz kesmiş parmaklarını hohlayarak ısıtacak, sonra yine yazmaya koyulacaktır.

Odama bir ayaklı elektrikli ısıtıcı koyduğum için soğuktan pek o kadar yakınmam yoktu. Böylece yapıtları çevirmeye giriştik ve Ramazan tiyatro mevsimi boyunca bu çalışmayı yürüttük.

FERAH TİYATROSUNDA NELER OYNANDI?
Tolstoy'un Kreutzer Sonat oyununu Türkçeye çevirdim.Oyun kişileri bakımından da bizim oyuncu kadromuza uygun düşüyordu. Kreutzer Sonat'ı, Bir Macera adıyla çevirdim. Tolstoy'un La Puissance des Tenébres oyununu da ağabeyim Dr. Rasih, Almanca'dan Karanlığın Kudreti adıyla çevirdi.

Benim payıma, ayrıca, Hans Müller'in Die Flamme (Renkli Fener), Leonid Andreyev'in Der Gedanke (Düşünce) ve İbsen'in Bir Halk Düşmanı, A.Strindberg'in Cehennem (Baba) yapıtları düşmüştü. Andreyev'in yapıtını İhtililal adılayla oynamıştık.

Galip Arcan ise Fransızca'dan Charles Méré'nin Vertige (Humma), Danimarkalı yazar Karen Branson'un Professeur Klenow (Yaradan, Seni Affettim), Emile Erkmann ve Alexsandre Chatrian'ın birlikte yazdıkları L'Ami Fritz (Bekar Ali Bey), Birabeau-Dolley ikilisinin yazdıkları La Fleur d'Oranger (Sırat Köprüsü) ve Melcihor Lengyel adlı Macar yazarının Le Typon (Tayfun) adlı oyunlarını Türkçeye kazanmıştır.

Mahmut Yesari de G.Feydau'nun 1+1=1'ini Türkçeye uyarladı. Bu arda A.Vefik Paşa'nın Moliére'den uyarladığı L'Avare (Azarya) ile Georges Dandin (Yorkgaki Dandini) gibi iki Fransız kalsiğini ve Shakespeare'in Othello'sunu dağarımıza ekledik. Kemal Ragıp'da A.Dumas Fils'in Kamelyalı Kadın'ını çevirmişti.Ayrıca, ait Derviş'in uyarladığı Arkadaş, Reşat Nuri'nin uyarladığı Kızıl Şenlik ve Romain Roland'ın Danton'u sahnelenmişti.

Faruk Nafiz'den Vedat Nedim'e...
Aynı yıl, Faruk Nafız'ın Canavar, Vedat Nedim'in ilk piyesi olan İşsizler, Sermet Muhtar'ın Duvar Aslanı, Vedat Örfi'nin Vefaen Ferağ, Münire Eyüb'ün Kaşif Efendi, Saibe İbrahim Necmi'nin Ölümden Sonra ve Osman Cemal'in İstanbul Revüsü adlı yapıtlarını da oynadık.

Bu oyunlar Türk tiyatrosunda o güne kadar el uzatılmamış diyarların başyapıtlarıydı.Amacımız, alışılmış oyunların dışına çıkarak, Türk sahnesine içerikleri daha özlü yapıtları sunmaktı.

KİŞİSEL SORUNLARIN GİRMEDİĞİ SAHNE
Tiyatroya ne ailemizin, ne de kendimizin kişisel sorunları girebiliyordu. Bütün konuşmalarımızı çıkaracağımız yeni oyunun daha iyi, daha kusursuz, daha olgun bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlayacak yolları araştırmak üstüneydi.Çalışmayı aksatacak, genel sanat havasına ters düşen hiçbir sorun gelmedi ortaya. Aramızda da tiyatrodan, oyunlardan ayrı özel bir konu olmadı.

Cumhuriyet'in Yeni Ufuklarında....
Böylece Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk tiyatrosu yeni ufuklara yöneliyor, yeni yeni yapıtları ve konuları sahneye çıkararak, Türk seyircisinin görüş açısını genişletmek yoluna giriyordu.
Oyunların dekorlarını bile kendimiz yapıyorduk. Öyle diyebilirim ki, dünyanın hiçbir yerinde böylesine birbirine kenetlenmiş bir topluluk, böylesine insanüstü çalışmayla tiyatro tarihinde adıyla anılan dönem gibi bir ortamı kolay yaratmamıştır.

1912
Türkiye'ye döndükten sonra, 29 Şubat'ta İstanbul'da ilk kez sahneye konulan Paul Hyacinthe Loyson'un Müçtehi (L'Apôtre) oyununda Octave Baudouin rolünü oynadı. 6 Mayıs'ta Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğu adına Ertuğrul ilk kez Hamlet'i yönetip oynadı ve olumlu eleştiriler aldı.

1913 Kemal Emin (Bara), İ. Galip (Arcan), Behzat Hâki (Butâk) gibi sanatçıların da içinde bulunduğu bir topluluk oluşturarak bu kez Brieux'nün Simone (Edouard de Sergeac rolünde), P. Autier'nin Fener Bekçileri ve Mark Twain'in Şikago Çiftçisi adlı oyunlarını yönetti. Bu topluluk Bursa'ya düzenlediği turnede Millet Tiyatrosu adıyla; Türk Ocağı'nda gösteriler verirken ise Yeni Turan Temsil Heyeti adı altında çalışmasını sürdürdü.
Şehzadebaşı'nda bir sinema salonu kiralayarak, Ertuğrul Sineması'nı açtı. Burara hem film gösterdi hem de oyunlar oynadı. Sinemada Donanma Cemiyeti yararına oynadığı tek bölümlük oyunlar, Georges Feydau'nun Canım, Böyle Çırılçıplak Dolaşma (Ventroux rolünde), Karanlıklar İçinde Buse (Henri dupley rolünde) ve Fener Bekçileri'nden bir uyarlama olan Vazife Uğruna (Rıza Rolünde) adlı yapıtlardı.
Yeniden Paris'e gitti. Thêâtre Antoine'da Lugnê-Poe'nun sahnelediği ve Suzanne Desprês'nin oynadığı Hamlet'in provalarını izledi. Yıllar boyunca ciltler dolduracak tiyatro yazılarının ilkini, söz konusu Hamlet gösterisi nedeniyle Şehbal dergisinde yayınladı.
Ayrıca, Jacques Copeau'nun Viex Colombier ve Antoine'ın Odêon tiyatrosundaki çalışmalarını yakından izledi.
Sarah Bernhardt, Rêjane ve Guitry gibi sanatçıların, ünlü Rus Balesi'nin gösterilerinde bulundu
1914
Paris dönüşü Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları adını taşıyan bir topluluk kuran Ertuğrul'un yanında Behzat Haki İ. Galip Müfit Ratıp Sara Mannik tiyatronun yönetsel işleriyle uğraşan Cemal Bey ve eşi Ayda Hanım ilre bazı genç yetenekler vardı Müfit Ratıp oynanacak yapıtların seçimini üstlenmişti ilk oyun Henri Bernste-in"in La Griffe (pençe)adlı yapıtıydı :Ertuğrul oyunu Fahişe adıyla sahneledi ve Achille Cortelon rolünü üstlendi Oyunun İlk gösterisi Kadıköy'deki Hale sinemasında verildi. Çok beğenilince, Osman Bey Ortaköy, Üsküdar,Büyükada ve Şehzade Başı gibi Bütün semt Tiyatrolarında oynandı ikinci oyun olarak, Eugene Brieux,nün le Berceau adlı yapıtını M. Ertuğrul Büyük hata adıyla Türkçe'ye uyarladı ve sahneledi topluluk dağılınca Burhanettin Bey ile H. levadan"ın servir (Silah başında) oyununda M .Ertuğrul Teğmen Eulin rolünü oynadı İstanbul belediye başkanı DR Cemil Topuzlunun Darül bedai-iOsmaninin kurulması için görevlendirdiği Reşat Rıdvan Beyin çalışmalarına Ertuğrul da katıldı. 14 Temmuzda Darül Bedainin Açtığı eleme sınavlarına M Ertuğrul Hamletten bir parçayla girdi ve iyi bir notla sınavı kazandı giderek tiyatro bölümünde yardımcı Öğretmenliğe atandı 4 Ağustos da 1. Dünya savaşının çıkması ve Osmanlı imparatorluğunun Fransa karşısında yer almasıyla, Antoine Ülkesine geri dönmek zorunda kaldı.

İSTANBUL BELEDİYE BAŞKANI Dr. CEMİL TOPUZLU İLK ÖDENEKLİ TİYATROYU KURUYOR.
"İstanbul'dan birkaç barakadan başka ne bir tiyatro binamız ve ne de sahneye çıkabilecek bir artistimiz yoktu. Bundan dolayı pek çok üzülüyordum. Sultanahmet Meydanı'nda bir tiyatro ve bir de Şehremaneti (Belediye) binası yapılmak üzere Şehremaneti Heyet-i Fenniye Müşaviri Mösyö Orik'e (M.Auric)bir proje hazırlattım. Diğer taraftan aktör ve aktris yetiştirmek üzere, pek çok tanınmış Fransız artistlerinden Paris'teki Odeon Tiyatrosu müdürü Müsyo Atuman'ı (M. Antoine) İstanbul 'a çağırarak Şehzadebaşı'nda Letafet Apartmanı'nda te'sis eylediğim ve Darülbedayi ismini verdiğim Tiyatro Mektebi'nin Müdüriyet'ine ta'yin ettim."

ÖDENEKLİ TİYATRODA HAFİF OYUNLAR MI, AĞIRBAŞLI YAPITLAR MI?
Aslına bakılırsa, Darülbedayi topluluğu içinde huysuzluk, baş kaldırılıcılık eden bir ben vardım...

Ara sıra oyunbozanlık edişimin başlıca nedeni, oynanmak üzere seçilen Fransız sahnesinin hafif bulvar komedilerinin Türkçe'ye uyarlanmış kötü örneklerini kapsayan repertuarımızdı. repertuar konusunda şöyle diyordum:
-yeni kurulmuş ve Belediye'den denek alan bir yarı kamusal kuruluş olan Darülbedayi'de adi vodvillere öncelik tanımamalı, seyirciye bir şeyler veren ciddi yapıtlar oynanmalıdır Edebi Kurul ise, şu kanıdaydı:
-<

1915
3 Ocak da çıkan Darül Bedai yönetmeliğinin 29. uyarınca Muhsin Ertuğrul Darül bedai kadrosuna sekiz lira aylıkla alındı 13 Ocak ta Ertuğrul un da katkılarıyla düzenlenen Darülbedayi-nin ilk uygulama gösterisinde şiirler okundu şan konseri verildi Mınakyan Efendi nin denetiminde Ziya Kegam Agavni ve Vehanuş-un oynadıkları Altı Aydan Beri adlı tek bölümlük bir oyun sunuldu

1916
20 Ocakta Darülbedayi"nin ilk oyunu olarak sahnelenen Emile Fabre"dan Hüseyin Suat"ın Çürük Temel adıyla uyarladığı La Mai-son d Argile adlı yapıtlara Ertuğrul başrolü oynadı ve başarısı nedeniyle uzun süre övüldü
14 Mart"ta Darül-bedai de para sıkıntısı baş gösterdi ve Müzik Bölümü kapatıldı 20 Mayıs"ta Darülbedayi"nin ikinci oyun olarak sunduğu ibnurrefik Ahmet Nurinin Hisse"i Şayia adıyla Daniel Richeden uyarladıgı LE Pretexte"te Suudi rolünde sahneye çıktı ve ilk oyundaki başarısını bastırdı kurumdaki geçimsizliklere ve karışıklara dayanamayarak tiyatro alanında görgüsünü arttırmak için Haziranda Darülbedayi yönetiminde izin alarak. Berline gitti Gündüzleri film sütüdyolarında çalışırken geceleri Max Reinhardtın izniyle Deutsches Theaterde Viktor Barnowskynin izniyle Lessing-Thearterde Geheimrat Winterin izniyle de Kraliyet Tiyatrosunda Provaları izledi. Sinema yönetmenliği Emil Albes ve ünlü oyuncusu Albert Basser-mann ile tanıştı Yönetmen Harry Lambrez-Paulsenin Karl Backer sachs ile çevirdiği bir komedi filminde yönetmenin yardımıyla küçük bir rol aldı Aynı yönetmen başrolünü Magda Magdalenanın oynadığı karanlıkta ışık (Das Licht in der Nacht)filminde ona daha uzunca bir rol verdi Sinema dünyasında girip başka yönetmen ve oyuncularda tanıştıktan sonra Ertuğrul çeşitli filmlerde oynadı.

GÜNLÜK YAŞAMI SÜRDÜREBILMEK AMACIYLA FILM ÇALIŞMALARI
BERLİN'de tiyatro yaşamını daha iyi tanıyabilmek için kalış süremin uzatılması amacıyla Darülbedayi'nin Tiyatro Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Yaptığım öneri kabul olunmayınca, başımın çlaresine bakmak üzere bir yol aramak gerekiyordu.
Yabancı olduğum Berlin'de ne gibi bir iş yapabilirdim? Pansiyon aylığımı verecek kadar bir parayı hangi kaynaktan sağlayabilirdim? Onu düşünmek, o yolda öteye beriye başvurmak zorundaydım. Öyle bir iş bulmam gerekiyordu ki, öğleden önceki provalara ve gece oyunlarına gitmeye vakit ayırabileyim. Aksi takdirde, Berlin'de de oturmayı uzatmak, hem de sıkıntı pahasına açlığa katlanmakta bir anlamı olmazdı.
İşte tam o sıralarda pansiyon komşum Frau Wilke'ye, <> açıkladım.
Almanya'da İlk Sinema Oyunculukları...

Rejisör Albes'le Çevrilen Filmler...
Günün birinde Frau Wilke , film rejisörü Emil Albe'i davet ederek ,bizlere bir kahve şöleni vedi. Birimci dünya Savaşı sırasında Almanya 'da kahve diye bir kara su içilirdi.Ne olduğunu kimsenin bilmediği bir siyah su ! Ama , onu da bulmak büyük bir nimetti. Emil Albes 'le tanıştık. Bana yardim edeceğine ,çevirdiği filmlerde ilk fırsatta rol sağlayacağına söz verdi. Gerçekten , çok geçmeden Karl Backersachs ve Harry Lambrez-Paulsen'le çevirdigi bir komedi filminde bana rol sağladı .Böylelikle ilk kez Alman sinema dünyasına da katilmiş oldum. O akşam bana40 mark verdiler.

Demek oluyor ki, ayda 5 gün sinemada iş bulacak olursam, bir aylik geçimim sağlanacak.
Çok geçmeden yine o rejisör, o zamanın en güzel yıldızlarından biri olan Magda Magdalena ile çevirdiği Das Liçht In der Nacht (Karanlıkta Işık) filminde bana uzunca bir rol verdi. Bu rolde de dışarıda, hem içeride çalışma günlerim vardı.

O dönemlerde özellikle erkek eleman kıtlığında, sinema guruplarının makyaj yapmak için friseur makyajçıları yoktu.
Ben de kendi makyajımı kendim yaptım. Rejisörün karşısına gittim, onayını aldım. Film çevrilmeye başlandı. Film de rolü olan erkek, kadın sanatçılarının sonradan anlattıklarına da göre, her oynadıkları yeni filmin rejisörlerine benden söz ederek hakkımda iyi tanıklık ediyorlarmış.
Beş gün süren bu rol için de bana 500 Mark ödedi, Yemek, yatmak için Kaiserallee' deki Pansiyon Marzahn'a ayda 200 mark veriyordum. Beş günlük çalışmam, demek, iki aylık geçimimi sağlayabilecekti.

Yeni Filmler, Tiyatrocu Dostlar...
İlk filmimin rejisörü, ondan sonra çevirdiği bütün filmlerde bana rol verdi. Kısa sürede film dünyasında birçok yapımcılarla, günün başrol oynayan birçok yıldızlarıyla tanıştım. Bir rejisör başka bir yönetmene, her yıldız kendi rejisörüne benden söz ediyor; böylelikle hemen hemen bütün film stüdyolarına girmek, çalışmak olanağını buluyordum. Artık Berlin'de kalıp da tiyatro çalışmalarımı sürdürmek benim için hiç zor değildi. Pansiyonumun telefonu, aralıksız yeni rol için çağıran yapımcıların bıraktıkları haberlerle işliyordu. Geçim parası bir sorun olmaktan çıkmıştı. Yeni yeni rejisörlerden çağrılar alarak birçok filmlerde küçük roller oynamaya başladım. böylelikle de pansiyon parasını sağlıyordum; hatta üstelik cep harçlığı da kalıyordu. İşin en önemli yanı, filmde tanıştığım bütün sanatçılar beni kendi tiyatrolarına çağırıyorlardı. Düzenli biçimde izlediğim Krallık Tiyatrosu'ndan ve Lessing-Theater'den başka, öteki tiyatroları da tanımak, sanatçılarıyla tanışma fırsatı çıkıyordu.

Aralık ayında İstanbul'a döndü

1917
25 Ocak ta Robert de Fleurs-G.A Caillavetinin Labelle Aventure adlı yapıtında Tahsin Nahit in uyarladığı bir çiçek iki böcek güldürüsünü Darül-bedayi de sahneledi ve Büyük baba rolünü oynadı ,2 Mart ta Darül-bedayinin sahnelediği ilk yerli oyun olan Halit Fahri Ozan Soyun Baykuş Adlı manzum dramının gösterisi gerçekleştirildi sanatçı bu oyunu hem sahneledi hem de İhtiyar Köylü rolünü oynadı deneyimi oyun düzeni ve başarısı göz önüne alınarak sanatçıya iki lira zam yapılarak Aylığı 12 liraya çıkarıldı 26 Haziranda Henri Kıstemaeckers den Muhsin Ertuğrul'un uçurum adıyla uyarladığı ve birinci perdesini yeni baştan yazdığı La Flambeenin ilk temsili verildi oyunu yöneten ve başrolünü üstlenen Ertuğrul o sırada Boğazlar genel komutanlığında askerlik görevini yapmaktaydı Temmuzda izin alan sanatçı Ağustos ayında yine Berlin"e gitti.

SAVAŞ ORTASINDA BERLIN..
BALKAN EKSPRES'i İstanbul'dan hareketinden iki buçuk gün sonra, akşam karanlığında Berlin'in Zoo İstasyonu'nda durduğu zaman, Pertev Şevki bir arkadaşıyla birlikte beni ve Tauenzienstrasse'deki pansiyonlarında hazırladıkları odaya götürüyordu.

Küçük bir sofraya oturmuştuk. Savaş yıllarının yoksulluğu Berlin'i de kasıp kavurmaya başlamıştı.Her şey kısıtlı bir ölçüye binmişti. iki dilim ekmek yemeğe kimsenin hakki yoktu. Geçim sınırlanmıştı. Giyimde öyle. iki çift çorap alınamıyordu.Her şey hesaplıydı, ve bu durum, ilk oturduğum arkadaş sofrasında bile bir bakışta gözüküyordu. Yenildi içildi, uyundu.

ALMANYA'DA NELER YAPABİLİRDİM?
Ertesi gün Türk sefarethanesi'nde Müsteşar Ethem Menemenci'nin ziyaretine gidildi. Müsteşar Ethem Bey'e, geliş nedenim anlatildi.
Önümde üç yol var:
Biri Krallık Tiyatrosu'nda öteki ünlü Reinhardt Tiyatrosu'nda, sonuncusu ise Lessing Tiyatrosu'nda...
Bunlar arasında bir seçim yapabilmem için önce tiyatroların özelliklerini yakından tanımam gerek.
Seçiş sırasında iki ayrı ölçüyü göz önüne bulundurmak gerekiyordu:
Biri, kendimi en yararlı tarzda yetiştirmek,yani iyi bir aktör, iyi rejisör olmak.
Öteki de tiyatroların yönetim ve teknik sorunlarını inceleyerek, Türkiye'ye dönünce bir tiyatro'yu hem teknik, hem de yönetim açısından çekip çevirebilmek..
Bunları bana sağlayacak tek bir tiyatro bulursam, ona sarılacaktım. Şayet bu olanakları ayrı ayrı tiyatrolarda bulursam, o zaman ikiye, üçe bölünmem zorunlu olacaktı.

Asker Aktörler , Üniformalı Teknisyenler....
1916'da Birinci Dünya Savaşı başlayalı iki yılı geçmişti. Bu arada, birçok genç yetenek, sınırlarda askerlik yapmakta. Alman tiyatroları, askerden ancak gereksinimleri için izin alınarak, mesleklerinde çalışmasına fırsat verilen aktörlere perdelerini açabiliyorlar.Hatta, sahne işçilerinin hemen tümü askeri üniforma taşıyor. Aktörler ve bazan yöneticiler arasında da subay , er elbiseli birçok insan görülüyor.Alman Krallık Tiyatrosu'nun sahne arkası , hemen hemen bir kışla gibi.
Berlin'de tiyatro yaşamını şöylece üstünkörü bir kavramak için , oynanan piyesleri izleyerek bir karara varmak gerekiyordu. Berlin'de ilk hafta boyunca tiyatro dolaşma , arka arkaya piyesler görmek gerekliydi. Genellikle ilk izlenimim şöyle oldu:
O zamana kadar yalnız Paris tiyatrolarını izlemiş bir kişi olarak , önümde açılan yeni ufukta sanat ve sanatçı bakımından da değerleri yüksek yapıtlarla karşılaşıyordum. Karşılaştırmak gerekirse , kamusal tiyatrolar arsında Paris'in Comédi -Française 'ine karşılık, Berlin'deki Könighlice schauspielhaus daha bir üstünlük kazanıyordu. Bir kez, sahne tekniği, Fransa'yla hiçbir biçimde karşılaştırılamayacak ölçüde ilerlemişti. Oyunculara gelince, onların arasında da erişilemeyecek değerde büyük sanatçılar vardı.

ATLANTİK OKYANUSU'NDAN NEW YORK'A....

NEW YORK, NEW YORK
York Oteli'nin geniş yatağında yatıyorum. Mezar gibi gemi ranzasında ve trende birbirine geçen bedenimin rahatladığını duyuyorum. Oysa uyuyabilmek olanaksız. İçim içime sığmıyor. Yıllardır bir hastalık gibi içimi kemiren büyük bir özlemime daha kavuştuğumu, bütün tasarladıklarımın sonunda gerçekleştiğini görüyorum.

New York'ta Ne Çok İnsan Var... Kalın perdelerin arasından sızan gün ışığı beni uyandırdı. Tuhaf bir görünüm. Aşağıda bücür insanlar yürüyor; oyuncak gibi otomobiller gelip geçiyor. Sokak çok kalabalık.Burada ne çok insan var. Sonra düşünüyorum, burası New York.Aşağıdaki kalabalığa bakarken insanın başı dönüyor, ya o karşıdaki, yüksek yapılar, insan kafası ve insan kolunun diktiği sıra sıra anıtlar...

Bu izlemeye doyulmaz görünümü ister istemez bıraktım; giyinmek, sokağa çıkmak, halkın arasına karışmak gerek.

Görkemli Çevreyi Yaratan !...
Yoğun bir insan selinin akıp gittiği yaya kaldırımında bir damlayım şimdi. Bu kitleyle birlikte uzun süre New York sokaklarında gezdim.
New York genelde demir ve betondan bir kent; Bir kent değil bir ülke! Bitmek tükenmek bilmeyen işlek sokaklar, çelikten köprüler, görkemli yapılar. Üstünde görünen bu, altında da yine öyle; Kat kat ucu bucağı belli olmayan yeraltı yolları.

Bence aşağıda ve yukarıda gördüklerimiz New York ya da Amerika değildir. Asıl Amerika, bu çelikten uygarlığı kuran kafadır. Bu geniş, kaskatı demirden, sinirleri çelikten güçlü vücudun bir kafası olmalı. Bu kafa nerede? Onu gördüğüm gün, Amerika'yı tanımış olacağım. Bu kafa okullarda mı, Bankalarda mı, yoksa fabrikalarda mı?

Jannings'in Günah Sokağı ve Haftalık Geliri
Düşüne düşüne, çevreyi seyrede ede sonunda Paramount'un koca binası önüne gelmişim. Bu iri yapının alt katı büyük bir sinema salonu olarak yapılmıştı;olağanüstü donatılmış bir girişi vardı. Önde ve girişte Emil Jannings'in doğal boyunda bilmem kaç kat büyüklüğünde resimleri asılı.

Amerika'da büyük ün kazanan ve çok sevilen bu Alman sanatçının, İsveç'li rejisör Mauritz Stiller'in Paramount kuruluşu adına 1927'de yaptığı Günah Sokağı (The Street of Sins) adlı filmi oynuyordu.

Bu görünüm bana sekiz yıl öncesini hatırlattı. O zamanlar yönetmen Robert Wiene 'nin Dr. Caligari'nin Odası (Das Kabinetti des Dr. Caligari1919) adlı ünlü Alman filmini Amerika'da göstermemek için düzenlenen düşmanca gösterileri düşündüm. Çıkarcıların yaptıkları yurtseverlik adı altında yaptıkları o protestolar, tanınmış Amerikan yazarı Upton Sinclair'e Bana Dülger Derler (They Call Me Carpenter-1922) adlı romanını esinletmişti. Bu rezaletten yalnız o kaldı.

Ey çıkar; sen insanların burnuna halka, zincir takan, onları maymun gibi oynatan bir çingenesin!

Bir Alman sanatçı giderek Amerika dünyasının gözbebeği olmuştu. Şimdiye kadar hiçbir oyuncuya nasip olamayan haftada sekiz bin dolar yani 16bin Türk Lirası gibi bir gelire kavuşmuştu.

AMERİKAN SİNEMASI VE HOLLYWOOD
KENT BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ "UNIVERSAL"
Hollywood'da gezdiğim, gördüğüm sinema kuruluşları arasında, öncelikle izlenmesi gereken en büyük kurum Universal'dı.Universal'ın başkanı Carl Laemmle, Amerika ve Avrupa sinema endüstrisinin, sayılır; büyük küçük herkes ona "Laemmle Amca" derdi.

Universal film yapım kuruluşu, o dönemde Amerikan sinemacılığının gerçek yüzünü, çizgilerini taşıyan başlıca kurumdu.Bir aralar sesiz sinemacılıkta moda olan sekiz hafta boyunca gösterilen, kırk beş serilik Amerikan dramlarıyla kovboy ve kızıl derili filmleri, bin bir serüvenli, heyecanlı sinema destanları, hep bu stüdyoların ürünüdür. Ne var ki gerek sinemadaki ilerlemeye katılmak, gerekse Avrupa piyasasına hoş görünmek ve yeni sanat beğenilerine uymak için Universal filmlerine ayrı bir çeşni vermek zorunda kalmıştı. Universal'da eski serüven, kovboy, kahramanlık filmleriyle birlikte, çağdaş komediler, tarihsel filmler, smokinli, fraklı dramlar da yapılıyordu.

Avrupa'ya Dönük Filmler...
Universal'ın kodaman patronu Laemmle, ticaret ve yönetimde olduğu kadar, siyasette de üstündü. Paramount'un filmleri için Emil Janinngs'i Hollywood'a getirerek Almanya piyasasına olma siyasetine karşılık, Laemmle de Conrad Veidt'i yüksek ücretlerle derhal Universal'a almış ve böylece o da Alman piyasasına zoraki ortak olmuştu.Alman rejisörlerinden Paul Leni de Universal'da çalışıyordu.

. 1921;de Darülbedayi;de yönetmen olarak göreve başlayan Ertuğrul, yönetin kurulunun ve diğer birimlerin sanatçılardan oluşması için girişimlerde bulununca, arkadaşlarıyla birlikte Darülbedayi;den çıkarıldı. Bunu üzerine çeşitli filmler çekmeye başladı ve Kurtuluş Savaşı üzerine ilk belgesel sayılan Zafer Yolları adlı filmini gerçekleştirdi. Türk tiyatro tarihinde ;Ferah dönemi; olarak bilinen çalışmalarını Ferah Sinemasında sürdürürken

ÖMRÜNÜN SON ANINA KADAR TİYATRO İÇİN SAVAŞAN SANATÇI
Darül-bedayi'nin yeni bir Ankara turnesini gerçekleştirdiği 1930 ilkbaharında, bir Nisan akşamı, Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk'te tiyatroya gelerek oyunu izler. Bunu ardında Muhsin Ertuğrul yaşamı boyunca coşkuyla anımsayacağı eşsiz bir olayı yaşar.
Türk tiyatro sanatı ve daha genelde tüm sanatlar ve sanatçılar açısında olay öylesine anlamlıydı ki,Muhsin Ertuğrul o gece aldığı yaratıcı ışığı bütün ömrünce aynı titizlikle, aynı ödünsüz tavırla sürdürmeyi bilecek ve Türk tiyatrosunu başarıdan başarıya götürecekti.
Muhsin Ertuğrul, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'le karşılaştığı o geceyi aradan 33 yıl geçtikten sonra şöyle anlatacaktı:
"Ara sıra arkaya bakmak, geçilen engelleri görmek, sarp yolları ve yorgun argın üstüne oturup dinlendiğimiz aşılan kilometre taşlarını anımsar gibi takvim yıllarını saymak, ne kadar yol aldığımızı, amaca ne kadar yaklaştığımızı, hesaplamak iyi olur.Ancak böylelikle adımları daha sıklaştırmak mı, geri kalan saatleri daha yapılması gereken işlere göre ayarlamak mı gerektiği ortaya çıkar.

Bugün 11 Nisan 1963....

Şöyle bir otuz üç yıl öncesine dönersek, kendimizi, tiyatro alanında, güçlükle inanacağımız gerçeklerle yüz yüze bulacağız.
O günlerde gittikçe eksiliyorduk. Kısa sürede iki yüz hevesliden belki yirmiye inmiştik. Arkadaşların çoğu tiyatrodan çekiliyor; kimi milletvekili, kimi avukat, kimi doktor oluyordu. Sanatın ağır yükü; geçimin katı ve kuru kaynağı sanatçıların ömürlerini törpülüyordu. Çoğumuz hastalanıyor, devrili devriliveriyordu. İşin kötüsü bizden sonraki kuşak tiyatroya aşırı istek duymuyordu. Bütün bunla bizi kara kara düşündürüyordu: Ne yapsak da tiyatronun kaynağını kurutmasak, yeni yeni sanatçılar üretsek diye...

İlk ağızda yapılacak şeyle şunlardı: Tiyatroyu başıbozukluktan kurtarmak, onu batıda olduğu gibi bir düzene sokmak, sanatçıları aç kalmayacak kadar geçinen onurlu bir topluluk durumunda çalıştırmak... İşte bu amaçlarla beşi kadın yirmi kişi Tepebaşı salaşına sığındık. Üç yıldır çizdiğim sıkı program içinde, gece gündüz demeksizin, maden işçileri gibi aylarca gün ışığı görmeden, ciğerlerimize temiz hava çekmeden günde 16 saat çalışıyorduk. Eskiden İstanbul'un tiyatro mevsimi altı aydı. Marttan sonra tiyyatro kapanır, biz de kendimizi Anadolu' ya atardık.

Eğitim Bakanı Taray ve Tiyatro Sanatı
1930 yılının Nisan ayındayız. Ankara'da Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey'in yaptırdığı Yeni Türk Ocağı Tiyatrosu'nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada Marie Bell Charles Boyer Topluluğu oynamıştı. Hemen arkalarından biz başladık. Repertuarımızda güzel yapıtlar vardı: Hamlet, Mürai, Muhayyel Hasta gibi klasiklerle çağdaş Alman ve Fransız oyunları....

.... Ankara'dan ayrılacağımız 11Nisan 1930 Cuma günü eski Kar**** Lokantası'nın özel bir salonunda, Milli Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü (Taray) Bey, sanatçılar onuruna bir öğle yemeği düzenledi ve bu arada, bir söylev verdi. Milli Eğitim Bakanı'nın sözleri şunlardı:

"Tiyatroyu bu duruma getirinceye kadar kendilerinin katlandıkları sıkıntıyı, çektikleri güçlükleri içimizde bilmeyen yoktur. Bu güçlüklerin tümünü sanatçılarımız, sanatlarına olan aşklarıyla yendiler; bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz."

Resmi kişilerin beylik nutuklarında daha basmakalıp bir laf kalabalığı olamaz. Herkes söylenen o tür sözlerin insanlık duygularından uzak, politikaya dayanan yönlerinden iğrenir. Oysa, Cemal Hüsnü Taray'ın söylevindeki, "Bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz" sözleri, bizim tiyatro çalışmalarımızı da, özellikle kendi aramızda, her soğuk mizaca açılamaya çalıştığımız bir sevgi serumudur.

..... Gazi Mustafa Kemal'le Maramara Köşkü'nde
Yemeğin sonuna doğru Mili Eğitim Bakanı'nın telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman, Gazi Hazretleri'nin bizi o akşam Marmara Köşkü'nde kabul buyuracaklarını müjdelediler. Eskişehir'e hareket etmek üzereydik geri bıraktık.

Marmara Köşkü'nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri gece, can çekişen, kısırlaşmaya yüz tutmuş Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi gibi büyük bir insan bizi yalnız ağırlamak için oraya çağırmaz elbette... bize verecek bir emri, söylenecek bir sözü vardır.Okyanus dalgaları gibi ve birbiri arkasından ağır ağır iltifatlardan sonra baş başa kaldığımız zaman,

"Siz,"buyurdular,"benim ta ataşe militerlik çağımdan beri memleketimiz de görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkanlarınızla hazırlatıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi ben, Devlet Reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?"

...... O anda Gazi Hazretleri'nin gözlerine baktığım zaman, ülkenin olduğu kadar, tiyatronun da ileri günlerini düşündüm. Geçmişin değil, geleceğin önemini anımsadım. Verimli bir bayraktarı, Büyükada mezarlığına daha yeni gömmüştük; biri de senatoryumlar da tedavi görecekti. Böyle giderse, bir kaç yıl sonra Türk tiyatrosunda sıra sıra mezar taşlarında başka bir şey kalmayacaktı. Beni en çok ilgilendiren, tiyatronun bizden sonraki durumuydu. Onun için benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal'e "Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam" diyebildim.
O gece Aynı isteğimi İsmet Paşa'ya da söyledim ve Gazi Hazretleri o akşamı şu sözleriyle bitirmişti:
"Efendiler... Hepiniz meb'us olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiz, fakat sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim!"

İsmet Paşa'da tiyatro konusuyla ilgilendi. Ama devlet değirmeni yavaş dönüyor; çoğu zaman da işleri değil kişileri öğütüyor. Adana'ya geldiğimiz zaman Cemal Hüsnü Bey'den o yıl için tiyatro mektebi konusunda hiç bir yardım yapılamayacağını bildiren bir mektup aldım.

Darülbedayi'de Tiyatro Meslek Mektebi
İş başa düşmüştü. İstanbul Belediye Başkanı Mühittin Üstündağ'ın yardımıyla, 19 Kasım 1930'da Darülbedayi içinde Tiyatro Meslek Mektebi diye, öğretmenlerine on para vermeyen, ama öğrencilerine ellişer lira yol parası sağlatan ama yinede istekli aday bulamayan bir okul açtık.O ara öyle bir toplumda yaşıyorduk ki, tiyatroya dönüp bakmak bile küçüklük sayılıyordu........

İstanbul'daki Tiyatro okulu bir iki sanatçı yetiştirdikten sonra, parasızlık ve ilgisizlik yüzünden kapandı. Ankara'nın tiyatro okulu sözünden de altı yıl bir haber çıkmadı.

Prof.Ebert, 1936'da Okul İçin Türkiye'de
Sonunda, 1936 Mart'ında Prof. Carl Ebert bir tiyatro okulu açmak için Türkiye'ye geldi.
Türk toplumunda tiyatronun yerini bütün gerçekleriyle kavrayamadığı için Ebert'le aramızda bazı düşünce ayrılıkları oluyordu. Buna bir örnek olarak söyleyeyim:
Ben öğrencilerin yatılı olmasını, devletin yedirmesini, giydirmesini, cebine harçlık vermesini istediğim zaman Ebert bu öneriyi yadırgıyor; böylelikle sanatçı yetişmeyeceğini söylüyordu. İsteğime uyularak ilk açılan tiyatro bölümü sınavlarına, Ankara ve İstanbul'dan 38 aday girdi. Bunlardan altısı tiyatroya yarayabildi ve en acınacak yönü tek kız aday yoktu.

Başlangıç işte böyle oldu. 11 Nisan 1930 akşamı Marmara Köşkü'nde Gazi Mustafa Kemal'in verdiği emirle açılan tiyatro okulunda, Bir Devlet Operası ve Devlet Tiyatrosu çıktı.

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSUN'DA M.ERTUĞRUL'UN ATILIMLARI
II.Dünya Savaşı'nın sonuna doğru adı giderek İstanbul Şehir Tiyatrosu olarak değişen Darülbedayi'de büyük atılımlar yapmıştır. 1931-1946 yılları arasındaki Şehir Tiyatrosu dönemi, Türk tiyatrosunda yenilikler ve denemeler aşaması olarak nitelendirilebilir.Atılan adımların en önemlilerinden birisi, hiç kuşkusuz, ilk kez Çocuk Tiyatrosu'nun gerçekleştirilmesidir. Çocuk tiyatrosuna dönük çalışmalara 1930'da başlanmış ve 1935/1936 döneminde ilk çocuk oyunu oynanmıştır.

M.Ertuğrul'un Darülbedayi aracılığıyla Türk tiyatrosuna getirdiği diğer bir yenilik ise ulusal oyunlar oynanması için gösterdiği özel çabadır. Darülbedayi'nin ilk yıllarından itibaren ülkenin tanınmış yazarlarını tiyatro yapıtı yazmaya yöneltmiş ve modern Türk tiyatrosu yazarlarının da ilk çıkışları bu dönemde olmuştur. M.Ertuğrul o dönemi yıllar sonra şöyle değerlendirecekti:

Yazarlar ...
"Önüme geleni piyes yazmaya teşvik ederdim, ama yazdıklarına hiç karışmazdım.Şurasını burasını çıkar ya da değiştir demedim hiç bir yazara. Musahipzade Celal'in yazdığı ilk piyesleri çok ilkeldi. Sözleri duymaya tahammül edemezdim bazan.Ama çok çalışırdı, yapabileceğinin en iyisini yapar getirirdi. Hüseyin Rahmi (Gürpınar) tiyatroya gelirdi; "Ne olur piyes yaz" derdik. Yazdı, getirdi bir gün. Neyyire çok iyi oynadı o piyeste. Heveslendi yazmaya devam etti Yakup Kadri'nin de yazmasını istedim,yazdı. Reşat Nuri'nin dili de iyiydi, tekniği de.Yahya Kemal'in piyes yazmasını çok isterdim. hep söz verdi, ama yazmadı. Necip Fazıl'ın ilk piyesi Tohum kötüydü. Teşvik etmek için sahne koydum ve baş rolü oynadım. ama sonra Bir Adam Yaratmak'ı yazdı. Güzel piyestir. Necip Fazıl hiç memnun olmazdı.Her gece, perde arasında not gönderirdi bana. Birde "Şu sözler arasında virgül değil, noktalı virgül vardır, ona göre oynayın" derdi. Arkadaşlar, " Nasıl tahammül ediyorsun bu adama?" derlerdi. "Biz, yazarların hizmetkarlarıyız, onların eserlerini oynuyoruz, bize eser vermeleri için onların istediklerini vermek lazım" derdim. Aktörlerin yazarlara saygı göstermesini isterdim. Nazım Hikmet'i de teşvik ettim. Yazmaya hazırdı, akümüle olmuştu. Kafatası'nı yazdı. Oyununu sahneye koymadım diye bana darılanlar oldu. Bu yüzden çok dost kaybettim........."

Operetler ve Tiyatro Okulu
Bir başka girişim de, özel sahnelerde oynanan derme çatma, ucuz ve niteliksiz revülere karşı,Şehir Tiyatrosu'nda operet gösterilerinin başlatılmasıdır. Şehir Tiyatrosu'nun operet oynaması sanat çevrelerinde bir ölçüde küçümsenerek, bu girişim kamusal nitelikteki kurumlara yakıştırılmamıştır. M.Ertuğrul'da "değerli oyunları" oynayana bilmek için geçici bir süre operet sunmak zorunda olduklarını belirtir.

1931 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'na bağlı bir tiyatro meslek okulu kurulmuş ve M.Ertuğrul orada tiyatro dersleri vermeye başlamıştı. 1933'te sanatçının önerisiyle Viyana Müzik ve Tiyatro Akademisi başkanı Joseph Marx İstanbul'a çağrılmış ve okul yeni baştan düzenlenmiştir. Bu okul, sonraki İstanbul Belediye Konservatuvarı'nın öncüsü sayılabilir.

Muhsin Ertuğrul'un Çocuk Tiyatrosu
Darülbedayi'de Çocuk Tiyatrosu 1935 güzünde kuruldu; ama böyle bir tiyatro kurma düşüncesi beş yıl öncesinde kök salmaya başlamıştı. Cumhuriyetin başlangıcından sonra, bu konuda ilk rastlanan yazı, 15 Kasım 1930 günlü Darülbedayi dergisindedir. O sıralar çocuk tiyatrosunda ilerlemiş iki ülke vardı: Almanya ve Sovyetler Birliği... İmzasız olarak verilen haber biçimindeki yazıda, gerek Almanya'da gerekse Rusya'da bu alanda incelemeler yapmış olan Muhsin Ertuğrul'un yazı örnekleri vardır. Dergini bir sonraki sayısında da Shakespear'in "Fırtına" 'sının bir çocuk oyunu biçiminde oynanışından bir sahne görünümü basılmıştı.
Çocuk Tiyatrosu'nun açılacağını haber veren ilk yazı Darülbedayi dergisinin 15 Şubat 1935'teki sayısında yayımlanmıştır:
"Dün bir tiyatroydu, bugün iki oldu. Önümüzdeki sene bir Çocuk Tiyatrosu şubesi yaparak, üç olacak." Bu konudaki ilk resmi duyuru da, 1 Ekim 1935'te aynı derginin arka kapağındadır. Bu duyuruda, her Cumartesi saat 15:30'da ve PAzar saat10:00'da çocuk gösterileri düzenlendiği açıklanıyordu.

İlk Çocuk Oyunları...
İlk çocuk oyunu M.Ertuprul'un M.Kemal Küçük'e düzenlettirdiği bir yapıttı."Çocuklara İlk Tiyatro Dersi"adlı oyunda, çocukları tiyatroya ısındırmak amacıyla öğretici nitelikte sahnelere yer verilmişti. Ercüment Ekrem Talu bu oyunu övmüş; ama çocuk velilerinin bu önemli adımı iyi değerlendirmediklerinde yakınmıştır. İkinci oyun 1 Ocak 1936'da başlayacağı duyurulan yine M.Kemal Küçük'ün "Gülmeyen Çocuk" adlı yapıtıydı. Oyunu M.Ertuğrul sahneye koymuş, müziklerini Hasan Ferit Alnar düzenlemişti. Dağaranın üçüncü yapıtı olan Afif Obay'ın "Fatmacık" oyunuyla salon tıklım tıklım dolmaya başlıyordu. Çocuk Tiyatrosu, böylece daha ikinci işlevsel bir nitelik almıştı.

Yeni Bir Toplumsal Kurum
Tepebaşı Tiyatrosu'nda verilen ilk çocuk temsillerinden sonra, çocuk oyunları başlarda Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda oynanmıştır. İ.Galip Arcan, "Çocuk Tiyatromuz Altı Yaşını Bitirdi" başlıklı yazısında, ilk başta ana babaların çocuklarını getirmediklerini gördükçe üzüldüklerini, ama sonrada bu umut kırıcı durumun ortadan kalktığını belirtir:
"Arası çok geçmeden Muhsin'in dediği çıktı: Daha aynı sezonunu sonuna doğru çocuk tiyatromuzun temsilleri yavaş yavaş istediğimiz rağbeti bulma başladı ve her yıl mütemadiyen artan bir inkişaf (gelişim) içinde tam verimli bir içtimai müessese (toplusal kurum) halini aldı." İleriki gösterilerde çocuk tiyatrosuna verilen önem artmış, gösteriler doldukça, çocuk bölümü için on altı kişilik bir orkestra, bir de bale grubu kurulmuştu. Çocuk tiyatrosunu kuruluşunda olduğu gibi, geliştirilmesinde de M. Ertuğrul'un büyük katkısı vardır. Sanatçı bu tutumunu Devlet Tiyatrosu'nun başında olduğu zamanlarda da Şehir Tiyatrosu'ndan son ayrılışından sonra da sürdürmüştür. 1973 yılında kurulmasında büyük katkısı bulunan AÇOK, Türkiye'nin en gelişmiş çocuk tiyatrosu olmuştu.

15 Aralık 1932;de ;Goethe Madalyası; ile onurlandırıldı. Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adını kullanan Nâzım Hikmet;le çalıştı. Eşi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çıkaran Ertuğrul, açılması için uğraş verdiği İstanbul Açık Hava Tiyatrosu;nda Kral Oidipus;u sahneledi. 1949 Temmuz;unda Devlet Tiyatrsosu ve Operası genel müdürlüğüne atandı ve Büyük Tiyatro;yu gösterilere açtı. Bir Komiser Geldi oyunundaki müfettiş rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçı, 1950;de Büyük Tiyatro;da balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti ve görevinden istifa etti. Türkiye;de Batılı anlamda ilk özel tiyatro ;Küçük Sahne;yi, Yapı Kredi Bankası;nın desteğiyle kuran Ertuğrul, Devlet Tiyatroları genel müdürlüğüne ikinci kez atandığında, tiyatronun Adana, İzmir ve Bursa sahnelerini açtı. 1958;de görevden alınan sanatçı, bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu başrejisörü oldu; Kadıköy, Fatih, Üsküdar, Zeytinburnu sahnelerini açtı. 1964;te Türkiye;de ilk kez Brecht;in bir oyununu Sezuan;ın İyi İnsanı;nı ve Shakespeare;in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalışmaları eleştiriler aldı ve 1966;da İstanbul Belediye Meclisi;nin kararıyla başrejisörlük kadrosu kaldırıldı. Basında ve TBMM;de sürekli tartışılan ;Muhsin Ertuğrul Olayı; tiyatroya indirilen tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü;nde;tiyatro eleştirisi; dersleri veren Erturğrul, yeniden çağrılmasına karşın Şehir Tiyatrosu;nda görev almadı. Kültür Bakanı Talât Halman;ın çabasıyla 23 Ekim 1971;de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya, Muhsin Ertuğrul;a Devlet Kültür Armağanı verildi. Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliğine atandığında 82 yaşında olan Ertuğrul, semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlattı ancak iç çekişmeler üzerine 1976;da görevi bıraktı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılarını sürdüren Muhsin Ertuğrul;un İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim (1975) adlı bir kitabı vardır.

29 Nisan 1979'da İzmir;de öldü. Ölümünden bir ay önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasına yaptığı hizmetler nedeniyle Ertuğrul;a fahri doktor; unvanı vermişti.

"Benden Sonra Tufan olmasın"



Hazırlayan: İhsan ATA
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 14:59   #5
 
Giriş Tarihi: 13 Haziran 2006
İsim: ABDULLAH
Yaş: 31
Mesajlar: 11,483
İtibar Gücü: 28
Kutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really niceKutlubey is just really nice
Kullanıcıya ICQ yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya AIM yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya MSN yolu ile mesaj gönder Kullanıcıya Yahoo yolu ile mesaj gönder
Kutlubey Kutlubey isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

ÇAĞDAŞ TÜRK TİYATROSUNUN TEMELİNİ ATAN VE GELİŞTİREN
MUHSİN ERTUĞRUL (1892-1979)

BEYNİNDEN ŞU PARA HIRSINI, ZENGİNLİK DELİLİĞİNİ, ŞÖHRET APTALLIĞINI, KENDİNİ BEĞENME BUDALALIĞINI ÇIKAR. ONDAN SONRA SENİ TANIYALIM, KAÇ DİRHEM GELİYORSUN? Muhsin Ertuğrul

1892
5 Mart 1892 (23 Şubat 1308) Pazartesi aksamı İstanbul'da doğdu Babası Hüsnü Bey (1848-1902)Babıali"de Hariciye Nezareti (Dış işleri bakanlığı veznedarıydı Ertuğrul ikisi üvey olan sekiz kardeşin en küçüğüydü Gedikpaşada ki Tefeyyüz Mektebinde Darul edebte soğukçeşme ve toptaşı rüştiyelerinde Mercan idadisi"nde okudu Babasının tiyatroya olan ilgisinin de etkisiyle küçük yaslarda tiyatro gösterilerini izledi daha okul sıralarındayken arkadaşlarıyla tiyatro oyunları oynamaya başladı

TİYATRO UĞRUNA EVDEN NASIL KOPTUM?
Ortanca ablam Saadet'in kocası, eniştem Rıfat Bey, Osman Paşa'nın torunu olmakla övünen, asalet yanlışı yaratılışı bulunan bir kişiydi. Üsküdar'da Valide Camisi yanında, o soyluluktan arda kalmış bir Osmanpaşa Sokağı vardı.Yıkılan konağın yerine, üçer dörder odalı küçük evler yapılmıştı. Kendisi de o evlerin birinde kiracıydı. İşi önemliydi. Kartının üzerinde "Sadaret Evrak Odası Hulefasından" diye yazardı. Bugünkü deyişle, Başbakanlık Bürosu'nda çalışırdı. Görevi nedeniyle her gün gelen yazışmalar dolayısıyla zamanın sadrazamıyla doğrudan doğruya ilişki içindeydi.Sadrazam Kamil Paşa'yı, Sait Paşa'yı, Tevfik (Okday) Paşa'yı ve daha sonrakileri de tanımıştı.

Görevi dolayısıyla yüksek düzeydeki kişilerle günlük ilişkileri, onun asalet yaşantısını ruhunda sürdürüyordu. kendisi ne kadar sıradan bir memur olsa da, ülke sorunlarıyla uğraşan bir ortamda çalışıyordu. Yaratılıştan terbiyeli ve dürüst oluşu, yüksek düzeydeki bakanlar, müsteşarlarla birlikte bulunuşu, içindeki aksoyluluk tutkusunu arttırıyordu.Ailemize damat olarak girdiği günden biride bize, özellikle biz küçüklere, babamın ölümünden sonra adeta bir ikinci babalık şefkatini sürdürüyordu.

" ERTUĞRUL MUHSİN SEN MİSİN?"
Sahneye çıktığım güne kadar boş zamanlarımı futbol oynayarak değerlendirmiştim. O sırada, Toptaşı futbol takımının da başkanı olmuştum. Haydarpaşa Çayırı o zaman en geniş, en düzgün sahasıydı. Biz orda oynardık.

Tiyatroya bir meslek olarak başladıktan sonra, seyircilere verilen el ilanlarında adimi, tanınmak için, başına "Ertuğrul" diye ekleyerek yazdırmıştım.Eskiden bu ilanlar, çeşitli semtlerde evlere de dağıtılırdı. Evdekiler bir zamanlar futbol oynamaktan dönüşümle, sahnede role çıktıktan sonraki dönüşüm arasındaki ayrılığı giderek sezmişlerdi. Böyle bir cuma akşamı yine matineden eve döndüğüm zaman, hem ablamın, hem eniştemin suratlarını allak bullak olmuş buldum.Evde, fırtınadan önceki suskunluk havası vardı. Akşam yemeği sessizce yendi. Sofradan kalkıp odadaki günlük yerimize oturduk. Çok geçmeden eniştem, elindeki ilanını göstererek,

-"Buradaki Ertuğrul Muhsin senmisin?"diye sordu.
- "Evet", dedim.
- "Gelip geçici bir hevesmi?"
-" Hayır, ömür boyu bu meslekte kalmak istiyorum.Çünkü tiyatroyu çok seviyorum."
-"Evet ama, ne bizim ailemizde, ne de rahmetli babanızın ailesinde "oyuncu" yok.Onun için ya bu "düşüncenizden vazgeçersiniz ya da ailenizden!"
-"Eğer bu keskin bir ültümatomsa şu halde ailemden vazgeçiyorum" sözleri ile ayağa kalktım ve "Allahaısmarladık" diyerek evden çıktık.

GECE YARISI YAPAYALNIZ BİR GENÇ
Gece bu saatten sonra, Üsküdar'dan vapur yok. Anadolu yakasındaki akrabalara gece karanlığında misafirliğe gidemem. Karşıya geçmem gerek. Hele bir iskeleye doğru yürüyeyim.

O çağlarda geceleyin Anadolu yöresiyle karşı yaka arasında, iki ucu sivri, hafif kayıklar çalışırdı. Nöbetçi kayığa atladım ve karşı yakaya geçtim.

Beşiktaş'tan Karaköy'e, Köprü'yü geçerek Çemberlitaş'a doğru yürüyorum. Gidecek bir yerim yok. Bir yere gitmeyi de düşünmüyorum. Kafamda, "Bundan sonra ne olacak", onun planlamasını kuruyorum ve boyuna hedefsiz yürüyorum. Gün ağardı. Sultanahmet'teyim. Bir Belediye Bahçesi vardı. Onun çevresinde oturacak sıralar bulunurdu. Onlardan birine iliştim. Karşımda Alman Çeşmesi var. Hani açıldığı gün bizi bütün okul çocuklarıyla birlikte karşısına dizmişlerdi, biz de ne olup bittiğini anlamadan "Padişahım çok yaşa" diye bir kaç kez bağırmıştık. Hani, okulun sakallı mubaşiri, bir müzik öğretmeni edasıyla bize bir kaç okul şarkisi öğretmişti. Biz de o gün aralıklarla onu tekrarlamıştık.

O günü düşündüm. Sonra, Muvakkithane'nin karşısındaki büyük konağa gözüm dikildi. Yukarı kattaki odada küçük ablam Servet veremden ölmüştü. O gün ben, yandaki şu odanın buğulanmış camına parmaklarımla ablamı ne kadar sevdiğimi yazmıştım.

Aşağı köşedeki Kazasker Süleyman Sirri Efendi'nin odasında onu nasıl karyolada yatarken ilk kez yatarken gördüğümü anımsadım. Oğullarının koskoca delikanlı oldukları halde evin kâhyası "Aputte" diye çocukken taktıkları adla hala nasıl hitap ettiklerini hatırladım. Sonra fırından yeni çıkmış taze bir simit aldım, onu yiye yiye ilkokulun olan Tefeyyüz'ün bulunduğu Gedikpaşa yokuşuna doğru yöneldim, tekrar okulun yolunu tuttum.

Bundan sonra artık bir tiyatro tutkunu olarak tek başıma yaşayacaktım.

1910
30 Temmuz"da Erenköy'de Burhanettin Kumpayasında Conan Doyle romanında P. Decourcellein sahneye uyarladığı Sher- lock Holmes oyununda daha önce arkadaşı Selahattin'in oynadığı Bob rolüyle sahneye ilk adımını attı Reşat Rıdvan ve Burhanettin (Tepsi)beylerin Sahnei Milliye-i Osmaniye adı altında Beyoğlundaki Odeon Tiyatrosunda oynadıkları şu yapıtlarla rol aldı

Pierre Berton Napolyon Bonapart (Barral) rolünde Lorya Bey Dreyfus (Subay rolünde)Shakespeare Othello (Roderigo rolünde Chueca-Valverde, La Grande Via (Compererolünde Namık Kemal Gülnihal (Zeynel rolünde Hüseyin Rahmi Mürebbiye (Küçük Bey rolünde Özel bir topluluğun yine Odeon tiyatrosunda sahnelediği Shakespearenin Hamletinde de Laertesi oynadı

1911
Döneminin ünlü oyuncusu Vahram Papazyaının ve İstanbul'a gelen Fransız tiyatro toğluluklarının etkisiyle görgüsünü geliştirmek amacıyla Paris'e gitti. (bazı kaynaklar ise karıştığı bir siyasi olay nedeniyle sınırdışı edilince Fransa;ya gitti. Paris konservatuvarına tüm uğraşmalarına karşın giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarında gözlemler yaptı.)Paris'e geldiği ilk Aksam Comedie-Française-de büyük Fransız oyuncusu Mounet-Sully"nin hiçbir oyununu kaçırmadı. Her gece tiyatro dönüşü, izlediği oyundaki rolleri ve oyuncuların makyajlarını, Quartier-Latin'de kaldığı küçük bir otelin çatı katındaki odasında baştan yaratmaya çalıştı.

PARİS GÜNLERİNİN DERSLERİ...
Paris'e yaptığı bu ilk gezi, zor koşullar içinde yaşayan genç Muhsin Ertuğrul için olağanüstü güç olmuştu. Üstünde çok az para bulunan sanatçı, o nedenle çoğu günlerini aç olarak geçirmişti. Öyle ki, Ertuğrul Paris'teyken "iki kez intahar etmeyi" düşünmüştü. Muhsin Ertuğrul bu konuda şunları ekler:

-"Paris'e ilk gidişimde parasızdım, kuru ekmek yiyerek yaşıyordum. Kestane yemek bir ziyafet oluyordu benim için. Ama dönemezdim; yapmak istediğimi yapmalıydım; tiyatro görmeliydim, tiyatro öğrenmeliydim. O sıralarda ümitsizliğe kapıldığım oldu. Birkaç defa Seine Nehri kıyısına gittim; intihar etmek için. iyi ki etmemişim..."
Muhsin Ertuğrul, sonraki yıllarda yapıtlarını tanıyacağı Sovyet yazarı Leonid Andreyev'i neden o kadar sevdiğini açıklarken de, intihar sorunu üstüne bir açıklamada daha bulunur:
-"Andreyev aç kalmış, intihar etmeye karar vermiş. Odasına gelmiş; bakmış bir pantalonu daha var. 'Satılabilecek bir pantolonu olan intihar eder mi? demiş, vazgeçmiş..."


YARIN KIYAMETİN KOPACAĞI KESİNLİKLE BİLSEM BİLE BU GÜN BİR ELMA AĞACI DİKERİM.
Muhsin Ertuğrul
İlk kez bir tiyatro oyunu yazmayı da aynı 1911 yılında denediğini belirten Muhsin Ertuğrul, bu konuda şunları söyler:
-"İntihar adında bir piyese başladım 1911'de. Hikaye de yazdım. Ertesi gün okuyunca tahammül edemedim yazdıklarıma. Çok bayağı şeylerdi."


HER ŞEYI TIYATRO OLAN BIR AVUÇ GENÇ
Paris dönüşümde, acemiliğin verdiği cesaretle birkaç arkadaş birleşip bir özel topluluk kurmaya kalktık ve adını da Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları koyduk.

Topluluğunun başını, Mınakyan Efendi'nin Osmanlı Dram Kumpanyası'nda suflörlükle tiyatro yaşamına başlayan Cemal Bey çekiyordu.Ayda Hanım'la evli olan Cemal,yönetim işlerinden anlıyordu.Üstelik,oyuncu olmadığı için organizasyonla uğraşacak zamanı da vardı. Toplulukta Behzat'la Galip ve Sara Mannik'le Ayda Hanım'dan başka genç gönüllüler de çalışıyorlardı.

Piyes seçme işine Müfit Ratip'e bıraktım.Onun seçiş zevkine güveniyordum.Üstelik, oyunu Türkçe'ye çevireceğini ve bundan hiçbir maddesel çıkar beklemediğini de biliyordum. Gerçekten, bir birkaç oyun üstünde tartıştıktan sonra, Henri Bernstin'in La Griffe (Pençe)adli oyununu uygun bulduk.

Yaşlı oyuncusu Bulunmayan Topluluk ...
Kadro bakımından da topluluğumuzdaki oyuncu sayısı yeterliydi.Ancak, hepimiz çok genç olduğumuzdan başrol için gerekli yaşlı aktör aramızda yoktu.Tiyatroda oldum olası karakter rollerine heves duyduğumdan, bu yaşlı role yine adaylığımı koydum .Siyasal bir partinin başkanı , aynı zamanda parti organı gazetenin baş yazarlığını yapan, piyesin sonuna doğru başkanlığa da yükselecek olan Achille Cortelon rolünü üslendim.Oyunun konusu, yaşlı bir politikacının , genç ve görmemiş bir kızla evlenerek lüks bir yaşam sürdürmek için çıkar çevrelerine kayması ve sonunda genç karısının partideki rakibini sevmesi , bir gensoru önergesi ne yüzden yaşlı başkanın aklını yitirmesiyle biten , politik yanı ağır bir sosyal durumu içeriyordu.

Tiyatro yönü güçlü , insancıl duyguları iyi işlenmiş bir töre ve karakter incelemesi (etude de moers) niteliğini taşıyan piyes,seyirci katında da çok ilgiyle karşılandı.Yirmi yaşındaki bir aktörün,yaşlanmak için ne kadar makyaj ustalığı yaparsa yapsın ve oyun için ne kadar çalışırsa çalışsın,yaşın verdiği olguluğa erişemediğini;altından çıkan genç ve diri bir varlığın, olayları inandırıcı olmaktan alıkoyduğunu duyuyordum.

Ferah mevsimine başladığımız zaman elimizde, önceden hazırlanmış bir oyun dağarcığı yoktu. Sanat işlerini ben yüklendiğim için bu topluluğa özgü bir seçim düşünüyordum.

Ramazan yaklaştıkça, yapıtları seçme ve hazırlama çalışmaları üstünde kafa yormak gerekiyordu. Dar bir kadromuz vardı. Arkadaşlarımız paranın yüzüne tükürmüş, sanata varlıklarını adamış, sözcüğün tam anlamıyla idealist sanatçılardı. Dar bir kadro; sonra ne kadar süreyle sığınacağımız belli olmayan bir Ferah Tiyatrosu! Bütün güvencemiz kendi gücümüzdü. Aramızda ortak bir yön var: Hepimiz oyuncuyuz. Bunun dışında hepimizin bir görevi var: Herkes ağır bir sorumluluk altında, üstüne aldığı işi başarıyor.! Toplulukta baş, kıç diye bir şey yok.

Hiç Oynanmamış Yapıtlar
Dağarcığa seçilecek piyesler için de şöyle bir çizgi çekmeyi düşünmüştüm: O güne kadar Türk sahnesine girmemiş bulunan uluslararası tiyatro yapıtlarından karışık örnekler vermek. Bir Andreyev'den, biri Tolstoy'dan olmak üzere iki Rus, İki Moliére, bir Shakespeare, bir Norveç, bir İsveç, bir Danimarka, bir Macar, bir Alman, beş Fransız ve dört Türk oyunu...

O güne kadar Türk Tiyatrosu genellikle Fransız tiyatrosunun duygusal komedileriyle, gülünç vodvilleriyle beslenmişti. Avrupa'da çıraklık yıllarımın da etkisiyle Türk seyircisine birazda başka ulusların kalbur üstü yapıtlarını tanıtmak istiyordum: ama bu oyunların hiçbiri o güne kadar Türkçe'ye çevrilmiş değildi. Şu halde yapılması gereken ilk şey, oynatmayı tasarladığımız oyunların çevirilerini sağlamaktı.

Çeviriler Nasıl Yapılıyordu?
Elde edilen gelir, bir çeviriye yetecek kadar olmadığı için çeviri işide bize kalmıştı.
Sahne katında en küçük oda benimki. Tek bir kişinin güçlükle kımıldayacağı kadar küçük. Burayı yalnız makyaj odası diye değil, provam olmadığı saatlerde, piyes çevirmek için çalışma odası biçiminde de kullanıyorum. Odanın içinde iki kişi olunca kapı açılıp kapanmıyor.....
Gösteriler arasında metinleri Almanca olanları ben, Fransızca olanlarıda Galip Arcan üstüne aldı. Bir yanda oyun oynarken, öte yandan da onları boş bulduğumuz gecelerde çevirmeye koyulduk. Sıkı bir çalışmayla , bir yapıtın çevirisi, on günün gece yarısına sığıyordu.

Gece Yarıları M.Ertuğrul ve Muammer Karaca...
Gece yarısından sonra suyu çekilmiş bir değirmene benzeyen, seyircisiz, oyuncusuz kalmış bir tiyatronun küçücük sahne odasında çalışmanın büyülü bir zevki vardı. Sanki bütün gün prova yapan, akşam oyun oynayarak gece yarısına kadar yorgun düşen sanki siz değilmişsiniz gibi, yeni bir uğraşa dipdiri sarılıyorsunuz ve kalem,büyük boy kağıtlar üstünde izler bırakarak kayıyor. Bu büyük boy kağıtlardaki yazılar, Muammer tarafından hemen temiz bir deftere mürekkeple yeniden yazılıyordu. Hazır olanları da sahne defterine geçiriyorduk.

Muammer o yıl aramıza yeni katılmıştı.Kendisine henüz sahne üstünde rol verilmediği için sahne gerisinde yararlı oluyordu. Kış geceleri boş tiyatronun Okmeydanı gibi rüzgar üfüren yüzü gözü atkılarla sarılı, bacakları beylik bir battaniye, sırtı paltoyla örtülü bu genç, sabaha kadar bir oyunun birinci perdesini böyle temize çekecektir. Ara sıra üşüyen elinin buz kesmiş parmaklarını hohlayarak ısıtacak, sonra yine yazmaya koyulacaktır.

Odama bir ayaklı elektrikli ısıtıcı koyduğum için soğuktan pek o kadar yakınmam yoktu. Böylece yapıtları çevirmeye giriştik ve Ramazan tiyatro mevsimi boyunca bu çalışmayı yürüttük.

FERAH TİYATROSUNDA NELER OYNANDI?
Tolstoy'un Kreutzer Sonat oyununu Türkçeye çevirdim.Oyun kişileri bakımından da bizim oyuncu kadromuza uygun düşüyordu. Kreutzer Sonat'ı, Bir Macera adıyla çevirdim. Tolstoy'un La Puissance des Tenébres oyununu da ağabeyim Dr. Rasih, Almanca'dan Karanlığın Kudreti adıyla çevirdi.

Benim payıma, ayrıca, Hans Müller'in Die Flamme (Renkli Fener), Leonid Andreyev'in Der Gedanke (Düşünce) ve İbsen'in Bir Halk Düşmanı, A.Strindberg'in Cehennem (Baba) yapıtları düşmüştü. Andreyev'in yapıtını İhtililal adılayla oynamıştık.

Galip Arcan ise Fransızca'dan Charles Méré'nin Vertige (Humma), Danimarkalı yazar Karen Branson'un Professeur Klenow (Yaradan, Seni Affettim), Emile Erkmann ve Alexsandre Chatrian'ın birlikte yazdıkları L'Ami Fritz (Bekar Ali Bey), Birabeau-Dolley ikilisinin yazdıkları La Fleur d'Oranger (Sırat Köprüsü) ve Melcihor Lengyel adlı Macar yazarının Le Typon (Tayfun) adlı oyunlarını Türkçeye kazanmıştır.

Mahmut Yesari de G.Feydau'nun 1+1=1'ini Türkçeye uyarladı. Bu arda A.Vefik Paşa'nın Moliére'den uyarladığı L'Avare (Azarya) ile Georges Dandin (Yorkgaki Dandini) gibi iki Fransız kalsiğini ve Shakespeare'in Othello'sunu dağarımıza ekledik. Kemal Ragıp'da A.Dumas Fils'in Kamelyalı Kadın'ını çevirmişti.Ayrıca, ait Derviş'in uyarladığı Arkadaş, Reşat Nuri'nin uyarladığı Kızıl Şenlik ve Romain Roland'ın Danton'u sahnelenmişti.

Faruk Nafiz'den Vedat Nedim'e...
Aynı yıl, Faruk Nafız'ın Canavar, Vedat Nedim'in ilk piyesi olan İşsizler, Sermet Muhtar'ın Duvar Aslanı, Vedat Örfi'nin Vefaen Ferağ, Münire Eyüb'ün Kaşif Efendi, Saibe İbrahim Necmi'nin Ölümden Sonra ve Osman Cemal'in İstanbul Revüsü adlı yapıtlarını da oynadık.

Bu oyunlar Türk tiyatrosunda o güne kadar el uzatılmamış diyarların başyapıtlarıydı.Amacımız, alışılmış oyunların dışına çıkarak, Türk sahnesine içerikleri daha özlü yapıtları sunmaktı.

KİŞİSEL SORUNLARIN GİRMEDİĞİ SAHNE
Tiyatroya ne ailemizin, ne de kendimizin kişisel sorunları girebiliyordu. Bütün konuşmalarımızı çıkaracağımız yeni oyunun daha iyi, daha kusursuz, daha olgun bir biçimde gerçekleştirilmesini sağlayacak yolları araştırmak üstüneydi.Çalışmayı aksatacak, genel sanat havasına ters düşen hiçbir sorun gelmedi ortaya. Aramızda da tiyatrodan, oyunlardan ayrı özel bir konu olmadı.

Cumhuriyet'in Yeni Ufuklarında....
Böylece Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türk tiyatrosu yeni ufuklara yöneliyor, yeni yeni yapıtları ve konuları sahneye çıkararak, Türk seyircisinin görüş açısını genişletmek yoluna giriyordu.
Oyunların dekorlarını bile kendimiz yapıyorduk. Öyle diyebilirim ki, dünyanın hiçbir yerinde böylesine birbirine kenetlenmiş bir topluluk, böylesine insanüstü çalışmayla tiyatro tarihinde adıyla anılan dönem gibi bir ortamı kolay yaratmamıştır.

1912
Türkiye'ye döndükten sonra, 29 Şubat'ta İstanbul'da ilk kez sahneye konulan Paul Hyacinthe Loyson'un Müçtehi (L'Apôtre) oyununda Octave Baudouin rolünü oynadı. 6 Mayıs'ta Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğu adına Ertuğrul ilk kez Hamlet'i yönetip oynadı ve olumlu eleştiriler aldı.

1913 Kemal Emin (Bara), İ. Galip (Arcan), Behzat Hâki (Butâk) gibi sanatçıların da içinde bulunduğu bir topluluk oluşturarak bu kez Brieux'nün Simone (Edouard de Sergeac rolünde), P. Autier'nin Fener Bekçileri ve Mark Twain'in Şikago Çiftçisi adlı oyunlarını yönetti. Bu topluluk Bursa'ya düzenlediği turnede Millet Tiyatrosu adıyla; Türk Ocağı'nda gösteriler verirken ise Yeni Turan Temsil Heyeti adı altında çalışmasını sürdürdü.
Şehzadebaşı'nda bir sinema salonu kiralayarak, Ertuğrul Sineması'nı açtı. Burara hem film gösterdi hem de oyunlar oynadı. Sinemada Donanma Cemiyeti yararına oynadığı tek bölümlük oyunlar, Georges Feydau'nun Canım, Böyle Çırılçıplak Dolaşma (Ventroux rolünde), Karanlıklar İçinde Buse (Henri dupley rolünde) ve Fener Bekçileri'nden bir uyarlama olan Vazife Uğruna (Rıza Rolünde) adlı yapıtlardı.
Yeniden Paris'e gitti. Thêâtre Antoine'da Lugnê-Poe'nun sahnelediği ve Suzanne Desprês'nin oynadığı Hamlet'in provalarını izledi. Yıllar boyunca ciltler dolduracak tiyatro yazılarının ilkini, söz konusu Hamlet gösterisi nedeniyle Şehbal dergisinde yayınladı.
Ayrıca, Jacques Copeau'nun Viex Colombier ve Antoine'ın Odêon tiyatrosundaki çalışmalarını yakından izledi.
Sarah Bernhardt, Rêjane ve Guitry gibi sanatçıların, ünlü Rus Balesi'nin gösterilerinde bulundu
1914
Paris dönüşü Ertuğrul Muhsin ve arkadaşları adını taşıyan bir topluluk kuran Ertuğrul'un yanında Behzat Haki İ. Galip Müfit Ratıp Sara Mannik tiyatronun yönetsel işleriyle uğraşan Cemal Bey ve eşi Ayda Hanım ilre bazı genç yetenekler vardı Müfit Ratıp oynanacak yapıtların seçimini üstlenmişti ilk oyun Henri Bernste-in"in La Griffe (pençe)adlı yapıtıydı :Ertuğrul oyunu Fahişe adıyla sahneledi ve Achille Cortelon rolünü üstlendi Oyunun İlk gösterisi Kadıköy'deki Hale sinemasında verildi. Çok beğenilince, Osman Bey Ortaköy, Üsküdar,Büyükada ve Şehzade Başı gibi Bütün semt Tiyatrolarında oynandı ikinci oyun olarak, Eugene Brieux,nün le Berceau adlı yapıtını M. Ertuğrul Büyük hata adıyla Türkçe'ye uyarladı ve sahneledi topluluk dağılınca Burhanettin Bey ile H. levadan"ın servir (Silah başında) oyununda M .Ertuğrul Teğmen Eulin rolünü oynadı İstanbul belediye başkanı DR Cemil Topuzlunun Darül bedai-iOsmaninin kurulması için görevlendirdiği Reşat Rıdvan Beyin çalışmalarına Ertuğrul da katıldı. 14 Temmuzda Darül Bedainin Açtığı eleme sınavlarına M Ertuğrul Hamletten bir parçayla girdi ve iyi bir notla sınavı kazandı giderek tiyatro bölümünde yardımcı Öğretmenliğe atandı 4 Ağustos da 1. Dünya savaşının çıkması ve Osmanlı imparatorluğunun Fransa karşısında yer almasıyla, Antoine Ülkesine geri dönmek zorunda kaldı.

İSTANBUL BELEDİYE BAŞKANI Dr. CEMİL TOPUZLU İLK ÖDENEKLİ TİYATROYU KURUYOR.
"İstanbul'dan birkaç barakadan başka ne bir tiyatro binamız ve ne de sahneye çıkabilecek bir artistimiz yoktu. Bundan dolayı pek çok üzülüyordum. Sultanahmet Meydanı'nda bir tiyatro ve bir de Şehremaneti (Belediye) binası yapılmak üzere Şehremaneti Heyet-i Fenniye Müşaviri Mösyö Orik'e (M.Auric)bir proje hazırlattım. Diğer taraftan aktör ve aktris yetiştirmek üzere, pek çok tanınmış Fransız artistlerinden Paris'teki Odeon Tiyatrosu müdürü Müsyo Atuman'ı (M. Antoine) İstanbul 'a çağırarak Şehzadebaşı'nda Letafet Apartmanı'nda te'sis eylediğim ve Darülbedayi ismini verdiğim Tiyatro Mektebi'nin Müdüriyet'ine ta'yin ettim."

ÖDENEKLİ TİYATRODA HAFİF OYUNLAR MI, AĞIRBAŞLI YAPITLAR MI?
Aslına bakılırsa, Darülbedayi topluluğu içinde huysuzluk, baş kaldırılıcılık eden bir ben vardım...

Ara sıra oyunbozanlık edişimin başlıca nedeni, oynanmak üzere seçilen Fransız sahnesinin hafif bulvar komedilerinin Türkçe'ye uyarlanmış kötü örneklerini kapsayan repertuarımızdı. repertuar konusunda şöyle diyordum:
-yeni kurulmuş ve Belediye'den denek alan bir yarı kamusal kuruluş olan Darülbedayi'de adi vodvillere öncelik tanımamalı, seyirciye bir şeyler veren ciddi yapıtlar oynanmalıdır Edebi Kurul ise, şu kanıdaydı:
-<

1915
3 Ocak da çıkan Darül Bedai yönetmeliğinin 29. uyarınca Muhsin Ertuğrul Darül bedai kadrosuna sekiz lira aylıkla alındı 13 Ocak ta Ertuğrul un da katkılarıyla düzenlenen Darülbedayi-nin ilk uygulama gösterisinde şiirler okundu şan konseri verildi Mınakyan Efendi nin denetiminde Ziya Kegam Agavni ve Vehanuş-un oynadıkları Altı Aydan Beri adlı tek bölümlük bir oyun sunuldu

1916
20 Ocakta Darülbedayi"nin ilk oyunu olarak sahnelenen Emile Fabre"dan Hüseyin Suat"ın Çürük Temel adıyla uyarladığı La Mai-son d Argile adlı yapıtlara Ertuğrul başrolü oynadı ve başarısı nedeniyle uzun süre övüldü
14 Mart"ta Darül-bedai de para sıkıntısı baş gösterdi ve Müzik Bölümü kapatıldı 20 Mayıs"ta Darülbedayi"nin ikinci oyun olarak sunduğu ibnurrefik Ahmet Nurinin Hisse"i Şayia adıyla Daniel Richeden uyarladıgı LE Pretexte"te Suudi rolünde sahneye çıktı ve ilk oyundaki başarısını bastırdı kurumdaki geçimsizliklere ve karışıklara dayanamayarak tiyatro alanında görgüsünü arttırmak için Haziranda Darülbedayi yönetiminde izin alarak. Berline gitti Gündüzleri film sütüdyolarında çalışırken geceleri Max Reinhardtın izniyle Deutsches Theaterde Viktor Barnowskynin izniyle Lessing-Thearterde Geheimrat Winterin izniyle de Kraliyet Tiyatrosunda Provaları izledi. Sinema yönetmenliği Emil Albes ve ünlü oyuncusu Albert Basser-mann ile tanıştı Yönetmen Harry Lambrez-Paulsenin Karl Backer sachs ile çevirdiği bir komedi filminde yönetmenin yardımıyla küçük bir rol aldı Aynı yönetmen başrolünü Magda Magdalenanın oynadığı karanlıkta ışık (Das Licht in der Nacht)filminde ona daha uzunca bir rol verdi Sinema dünyasında girip başka yönetmen ve oyuncularda tanıştıktan sonra Ertuğrul çeşitli filmlerde oynadı.

GÜNLÜK YAŞAMI SÜRDÜREBILMEK AMACIYLA FILM ÇALIŞMALARI
BERLİN'de tiyatro yaşamını daha iyi tanıyabilmek için kalış süremin uzatılması amacıyla Darülbedayi'nin Tiyatro Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Yaptığım öneri kabul olunmayınca, başımın çlaresine bakmak üzere bir yol aramak gerekiyordu.
Yabancı olduğum Berlin'de ne gibi bir iş yapabilirdim? Pansiyon aylığımı verecek kadar bir parayı hangi kaynaktan sağlayabilirdim? Onu düşünmek, o yolda öteye beriye başvurmak zorundaydım. Öyle bir iş bulmam gerekiyordu ki, öğleden önceki provalara ve gece oyunlarına gitmeye vakit ayırabileyim. Aksi takdirde, Berlin'de de oturmayı uzatmak, hem de sıkıntı pahasına açlığa katlanmakta bir anlamı olmazdı.
İşte tam o sıralarda pansiyon komşum Frau Wilke'ye, <> açıkladım.
Almanya'da İlk Sinema Oyunculukları...

Rejisör Albes'le Çevrilen Filmler...
Günün birinde Frau Wilke , film rejisörü Emil Albe'i davet ederek ,bizlere bir kahve şöleni vedi. Birimci dünya Savaşı sırasında Almanya 'da kahve diye bir kara su içilirdi.Ne olduğunu kimsenin bilmediği bir siyah su ! Ama , onu da bulmak büyük bir nimetti. Emil Albes 'le tanıştık. Bana yardim edeceğine ,çevirdiği filmlerde ilk fırsatta rol sağlayacağına söz verdi. Gerçekten , çok geçmeden Karl Backersachs ve Harry Lambrez-Paulsen'le çevirdigi bir komedi filminde bana rol sağladı .Böylelikle ilk kez Alman sinema dünyasına da katilmiş oldum. O akşam bana40 mark verdiler.

Demek oluyor ki, ayda 5 gün sinemada iş bulacak olursam, bir aylik geçimim sağlanacak.
Çok geçmeden yine o rejisör, o zamanın en güzel yıldızlarından biri olan Magda Magdalena ile çevirdiği Das Liçht In der Nacht (Karanlıkta Işık) filminde bana uzunca bir rol verdi. Bu rolde de dışarıda, hem içeride çalışma günlerim vardı.

O dönemlerde özellikle erkek eleman kıtlığında, sinema guruplarının makyaj yapmak için friseur makyajçıları yoktu.
Ben de kendi makyajımı kendim yaptım. Rejisörün karşısına gittim, onayını aldım. Film çevrilmeye başlandı. Film de rolü olan erkek, kadın sanatçılarının sonradan anlattıklarına da göre, her oynadıkları yeni filmin rejisörlerine benden söz ederek hakkımda iyi tanıklık ediyorlarmış.
Beş gün süren bu rol için de bana 500 Mark ödedi, Yemek, yatmak için Kaiserallee' deki Pansiyon Marzahn'a ayda 200 mark veriyordum. Beş günlük çalışmam, demek, iki aylık geçimimi sağlayabilecekti.

Yeni Filmler, Tiyatrocu Dostlar...
İlk filmimin rejisörü, ondan sonra çevirdiği bütün filmlerde bana rol verdi. Kısa sürede film dünyasında birçok yapımcılarla, günün başrol oynayan birçok yıldızlarıyla tanıştım. Bir rejisör başka bir yönetmene, her yıldız kendi rejisörüne benden söz ediyor; böylelikle hemen hemen bütün film stüdyolarına girmek, çalışmak olanağını buluyordum. Artık Berlin'de kalıp da tiyatro çalışmalarımı sürdürmek benim için hiç zor değildi. Pansiyonumun telefonu, aralıksız yeni rol için çağıran yapımcıların bıraktıkları haberlerle işliyordu. Geçim parası bir sorun olmaktan çıkmıştı. Yeni yeni rejisörlerden çağrılar alarak birçok filmlerde küçük roller oynamaya başladım. böylelikle de pansiyon parasını sağlıyordum; hatta üstelik cep harçlığı da kalıyordu. İşin en önemli yanı, filmde tanıştığım bütün sanatçılar beni kendi tiyatrolarına çağırıyorlardı. Düzenli biçimde izlediğim Krallık Tiyatrosu'ndan ve Lessing-Theater'den başka, öteki tiyatroları da tanımak, sanatçılarıyla tanışma fırsatı çıkıyordu.

Aralık ayında İstanbul'a döndü

1917
25 Ocak ta Robert de Fleurs-G.A Caillavetinin Labelle Aventure adlı yapıtında Tahsin Nahit in uyarladığı bir çiçek iki böcek güldürüsünü Darül-bedayi de sahneledi ve Büyük baba rolünü oynadı ,2 Mart ta Darül-bedayinin sahnelediği ilk yerli oyun olan Halit Fahri Ozan Soyun Baykuş Adlı manzum dramının gösterisi gerçekleştirildi sanatçı bu oyunu hem sahneledi hem de İhtiyar Köylü rolünü oynadı deneyimi oyun düzeni ve başarısı göz önüne alınarak sanatçıya iki lira zam yapılarak Aylığı 12 liraya çıkarıldı 26 Haziranda Henri Kıstemaeckers den Muhsin Ertuğrul'un uçurum adıyla uyarladığı ve birinci perdesini yeni baştan yazdığı La Flambeenin ilk temsili verildi oyunu yöneten ve başrolünü üstlenen Ertuğrul o sırada Boğazlar genel komutanlığında askerlik görevini yapmaktaydı Temmuzda izin alan sanatçı Ağustos ayında yine Berlin"e gitti.

SAVAŞ ORTASINDA BERLIN..
BALKAN EKSPRES'i İstanbul'dan hareketinden iki buçuk gün sonra, akşam karanlığında Berlin'in Zoo İstasyonu'nda durduğu zaman, Pertev Şevki bir arkadaşıyla birlikte beni ve Tauenzienstrasse'deki pansiyonlarında hazırladıkları odaya götürüyordu.

Küçük bir sofraya oturmuştuk. Savaş yıllarının yoksulluğu Berlin'i de kasıp kavurmaya başlamıştı.Her şey kısıtlı bir ölçüye binmişti. iki dilim ekmek yemeğe kimsenin hakki yoktu. Geçim sınırlanmıştı. Giyimde öyle. iki çift çorap alınamıyordu.Her şey hesaplıydı, ve bu durum, ilk oturduğum arkadaş sofrasında bile bir bakışta gözüküyordu. Yenildi içildi, uyundu.

ALMANYA'DA NELER YAPABİLİRDİM?
Ertesi gün Türk sefarethanesi'nde Müsteşar Ethem Menemenci'nin ziyaretine gidildi. Müsteşar Ethem Bey'e, geliş nedenim anlatildi.
Önümde üç yol var:
Biri Krallık Tiyatrosu'nda öteki ünlü Reinhardt Tiyatrosu'nda, sonuncusu ise Lessing Tiyatrosu'nda...
Bunlar arasında bir seçim yapabilmem için önce tiyatroların özelliklerini yakından tanımam gerek.
Seçiş sırasında iki ayrı ölçüyü göz önüne bulundurmak gerekiyordu:
Biri, kendimi en yararlı tarzda yetiştirmek,yani iyi bir aktör, iyi rejisör olmak.
Öteki de tiyatroların yönetim ve teknik sorunlarını inceleyerek, Türkiye'ye dönünce bir tiyatro'yu hem teknik, hem de yönetim açısından çekip çevirebilmek..
Bunları bana sağlayacak tek bir tiyatro bulursam, ona sarılacaktım. Şayet bu olanakları ayrı ayrı tiyatrolarda bulursam, o zaman ikiye, üçe bölünmem zorunlu olacaktı.

Asker Aktörler , Üniformalı Teknisyenler....
1916'da Birinci Dünya Savaşı başlayalı iki yılı geçmişti. Bu arada, birçok genç yetenek, sınırlarda askerlik yapmakta. Alman tiyatroları, askerden ancak gereksinimleri için izin alınarak, mesleklerinde çalışmasına fırsat verilen aktörlere perdelerini açabiliyorlar.Hatta, sahne işçilerinin hemen tümü askeri üniforma taşıyor. Aktörler ve bazan yöneticiler arasında da subay , er elbiseli birçok insan görülüyor.Alman Krallık Tiyatrosu'nun sahne arkası , hemen hemen bir kışla gibi.
Berlin'de tiyatro yaşamını şöylece üstünkörü bir kavramak için , oynanan piyesleri izleyerek bir karara varmak gerekiyordu. Berlin'de ilk hafta boyunca tiyatro dolaşma , arka arkaya piyesler görmek gerekliydi. Genellikle ilk izlenimim şöyle oldu:
O zamana kadar yalnız Paris tiyatrolarını izlemiş bir kişi olarak , önümde açılan yeni ufukta sanat ve sanatçı bakımından da değerleri yüksek yapıtlarla karşılaşıyordum. Karşılaştırmak gerekirse , kamusal tiyatrolar arsında Paris'in Comédi -Française 'ine karşılık, Berlin'deki Könighlice schauspielhaus daha bir üstünlük kazanıyordu. Bir kez, sahne tekniği, Fransa'yla hiçbir biçimde karşılaştırılamayacak ölçüde ilerlemişti. Oyunculara gelince, onların arasında da erişilemeyecek değerde büyük sanatçılar vardı.

ATLANTİK OKYANUSU'NDAN NEW YORK'A....

NEW YORK, NEW YORK
York Oteli'nin geniş yatağında yatıyorum. Mezar gibi gemi ranzasında ve trende birbirine geçen bedenimin rahatladığını duyuyorum. Oysa uyuyabilmek olanaksız. İçim içime sığmıyor. Yıllardır bir hastalık gibi içimi kemiren büyük bir özlemime daha kavuştuğumu, bütün tasarladıklarımın sonunda gerçekleştiğini görüyorum.

New York'ta Ne Çok İnsan Var... Kalın perdelerin arasından sızan gün ışığı beni uyandırdı. Tuhaf bir görünüm. Aşağıda bücür insanlar yürüyor; oyuncak gibi otomobiller gelip geçiyor. Sokak çok kalabalık.Burada ne çok insan var. Sonra düşünüyorum, burası New York.Aşağıdaki kalabalığa bakarken insanın başı dönüyor, ya o karşıdaki, yüksek yapılar, insan kafası ve insan kolunun diktiği sıra sıra anıtlar...

Bu izlemeye doyulmaz görünümü ister istemez bıraktım; giyinmek, sokağa çıkmak, halkın arasına karışmak gerek.

Görkemli Çevreyi Yaratan !...
Yoğun bir insan selinin akıp gittiği yaya kaldırımında bir damlayım şimdi. Bu kitleyle birlikte uzun süre New York sokaklarında gezdim.
New York genelde demir ve betondan bir kent; Bir kent değil bir ülke! Bitmek tükenmek bilmeyen işlek sokaklar, çelikten köprüler, görkemli yapılar. Üstünde görünen bu, altında da yine öyle; Kat kat ucu bucağı belli olmayan yeraltı yolları.

Bence aşağıda ve yukarıda gördüklerimiz New York ya da Amerika değildir. Asıl Amerika, bu çelikten uygarlığı kuran kafadır. Bu geniş, kaskatı demirden, sinirleri çelikten güçlü vücudun bir kafası olmalı. Bu kafa nerede? Onu gördüğüm gün, Amerika'yı tanımış olacağım. Bu kafa okullarda mı, Bankalarda mı, yoksa fabrikalarda mı?

Jannings'in Günah Sokağı ve Haftalık Geliri
Düşüne düşüne, çevreyi seyrede ede sonunda Paramount'un koca binası önüne gelmişim. Bu iri yapının alt katı büyük bir sinema salonu olarak yapılmıştı;olağanüstü donatılmış bir girişi vardı. Önde ve girişte Emil Jannings'in doğal boyunda bilmem kaç kat büyüklüğünde resimleri asılı.

Amerika'da büyük ün kazanan ve çok sevilen bu Alman sanatçının, İsveç'li rejisör Mauritz Stiller'in Paramount kuruluşu adına 1927'de yaptığı Günah Sokağı (The Street of Sins) adlı filmi oynuyordu.

Bu görünüm bana sekiz yıl öncesini hatırlattı. O zamanlar yönetmen Robert Wiene 'nin Dr. Caligari'nin Odası (Das Kabinetti des Dr. Caligari1919) adlı ünlü Alman filmini Amerika'da göstermemek için düzenlenen düşmanca gösterileri düşündüm. Çıkarcıların yaptıkları yurtseverlik adı altında yaptıkları o protestolar, tanınmış Amerikan yazarı Upton Sinclair'e Bana Dülger Derler (They Call Me Carpenter-1922) adlı romanını esinletmişti. Bu rezaletten yalnız o kaldı.

Ey çıkar; sen insanların burnuna halka, zincir takan, onları maymun gibi oynatan bir çingenesin!

Bir Alman sanatçı giderek Amerika dünyasının gözbebeği olmuştu. Şimdiye kadar hiçbir oyuncuya nasip olamayan haftada sekiz bin dolar yani 16bin Türk Lirası gibi bir gelire kavuşmuştu.

AMERİKAN SİNEMASI VE HOLLYWOOD
KENT BÜYÜKLÜĞÜNDEKİ "UNIVERSAL"
Hollywood'da gezdiğim, gördüğüm sinema kuruluşları arasında, öncelikle izlenmesi gereken en büyük kurum Universal'dı.Universal'ın başkanı Carl Laemmle, Amerika ve Avrupa sinema endüstrisinin, sayılır; büyük küçük herkes ona "Laemmle Amca" derdi.

Universal film yapım kuruluşu, o dönemde Amerikan sinemacılığının gerçek yüzünü, çizgilerini taşıyan başlıca kurumdu.Bir aralar sesiz sinemacılıkta moda olan sekiz hafta boyunca gösterilen, kırk beş serilik Amerikan dramlarıyla kovboy ve kızıl derili filmleri, bin bir serüvenli, heyecanlı sinema destanları, hep bu stüdyoların ürünüdür. Ne var ki gerek sinemadaki ilerlemeye katılmak, gerekse Avrupa piyasasına hoş görünmek ve yeni sanat beğenilerine uymak için Universal filmlerine ayrı bir çeşni vermek zorunda kalmıştı. Universal'da eski serüven, kovboy, kahramanlık filmleriyle birlikte, çağdaş komediler, tarihsel filmler, smokinli, fraklı dramlar da yapılıyordu.

Avrupa'ya Dönük Filmler...
Universal'ın kodaman patronu Laemmle, ticaret ve yönetimde olduğu kadar, siyasette de üstündü. Paramount'un filmleri için Emil Janinngs'i Hollywood'a getirerek Almanya piyasasına olma siyasetine karşılık, Laemmle de Conrad Veidt'i yüksek ücretlerle derhal Universal'a almış ve böylece o da Alman piyasasına zoraki ortak olmuştu.Alman rejisörlerinden Paul Leni de Universal'da çalışıyordu.

. 1921;de Darülbedayi;de yönetmen olarak göreve başlayan Ertuğrul, yönetin kurulunun ve diğer birimlerin sanatçılardan oluşması için girişimlerde bulununca, arkadaşlarıyla birlikte Darülbedayi;den çıkarıldı. Bunu üzerine çeşitli filmler çekmeye başladı ve Kurtuluş Savaşı üzerine ilk belgesel sayılan Zafer Yolları adlı filmini gerçekleştirdi. Türk tiyatro tarihinde ;Ferah dönemi; olarak bilinen çalışmalarını Ferah Sinemasında sürdürürken

ÖMRÜNÜN SON ANINA KADAR TİYATRO İÇİN SAVAŞAN SANATÇI
Darül-bedayi'nin yeni bir Ankara turnesini gerçekleştirdiği 1930 ilkbaharında, bir Nisan akşamı, Cumhurbaşkanı M. Kemal Atatürk'te tiyatroya gelerek oyunu izler. Bunu ardında Muhsin Ertuğrul yaşamı boyunca coşkuyla anımsayacağı eşsiz bir olayı yaşar.
Türk tiyatro sanatı ve daha genelde tüm sanatlar ve sanatçılar açısında olay öylesine anlamlıydı ki,Muhsin Ertuğrul o gece aldığı yaratıcı ışığı bütün ömrünce aynı titizlikle, aynı ödünsüz tavırla sürdürmeyi bilecek ve Türk tiyatrosunu başarıdan başarıya götürecekti.
Muhsin Ertuğrul, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'le karşılaştığı o geceyi aradan 33 yıl geçtikten sonra şöyle anlatacaktı:
"Ara sıra arkaya bakmak, geçilen engelleri görmek, sarp yolları ve yorgun argın üstüne oturup dinlendiğimiz aşılan kilometre taşlarını anımsar gibi takvim yıllarını saymak, ne kadar yol aldığımızı, amaca ne kadar yaklaştığımızı, hesaplamak iyi olur.Ancak böylelikle adımları daha sıklaştırmak mı, geri kalan saatleri daha yapılması gereken işlere göre ayarlamak mı gerektiği ortaya çıkar.

Bugün 11 Nisan 1963....

Şöyle bir otuz üç yıl öncesine dönersek, kendimizi, tiyatro alanında, güçlükle inanacağımız gerçeklerle yüz yüze bulacağız.
O günlerde gittikçe eksiliyorduk. Kısa sürede iki yüz hevesliden belki yirmiye inmiştik. Arkadaşların çoğu tiyatrodan çekiliyor; kimi milletvekili, kimi avukat, kimi doktor oluyordu. Sanatın ağır yükü; geçimin katı ve kuru kaynağı sanatçıların ömürlerini törpülüyordu. Çoğumuz hastalanıyor, devrili devriliveriyordu. İşin kötüsü bizden sonraki kuşak tiyatroya aşırı istek duymuyordu. Bütün bunla bizi kara kara düşündürüyordu: Ne yapsak da tiyatronun kaynağını kurutmasak, yeni yeni sanatçılar üretsek diye...

İlk ağızda yapılacak şeyle şunlardı: Tiyatroyu başıbozukluktan kurtarmak, onu batıda olduğu gibi bir düzene sokmak, sanatçıları aç kalmayacak kadar geçinen onurlu bir topluluk durumunda çalıştırmak... İşte bu amaçlarla beşi kadın yirmi kişi Tepebaşı salaşına sığındık. Üç yıldır çizdiğim sıkı program içinde, gece gündüz demeksizin, maden işçileri gibi aylarca gün ışığı görmeden, ciğerlerimize temiz hava çekmeden günde 16 saat çalışıyorduk. Eskiden İstanbul'un tiyatro mevsimi altı aydı. Marttan sonra tiyyatro kapanır, biz de kendimizi Anadolu' ya atardık.

Eğitim Bakanı Taray ve Tiyatro Sanatı
1930 yılının Nisan ayındayız. Ankara'da Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey'in yaptırdığı Yeni Türk Ocağı Tiyatrosu'nu açmaya gittik. Bizden üç gün önce orada Marie Bell Charles Boyer Topluluğu oynamıştı. Hemen arkalarından biz başladık. Repertuarımızda güzel yapıtlar vardı: Hamlet, Mürai, Muhayyel Hasta gibi klasiklerle çağdaş Alman ve Fransız oyunları....

.... Ankara'dan ayrılacağımız 11Nisan 1930 Cuma günü eski Kar**** Lokantası'nın özel bir salonunda, Milli Eğitim Bakanı Cemal Hüsnü (Taray) Bey, sanatçılar onuruna bir öğle yemeği düzenledi ve bu arada, bir söylev verdi. Milli Eğitim Bakanı'nın sözleri şunlardı:

"Tiyatroyu bu duruma getirinceye kadar kendilerinin katlandıkları sıkıntıyı, çektikleri güçlükleri içimizde bilmeyen yoktur. Bu güçlüklerin tümünü sanatçılarımız, sanatlarına olan aşklarıyla yendiler; bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz."

Resmi kişilerin beylik nutuklarında daha basmakalıp bir laf kalabalığı olamaz. Herkes söylenen o tür sözlerin insanlık duygularından uzak, politikaya dayanan yönlerinden iğrenir. Oysa, Cemal Hüsnü Taray'ın söylevindeki, "Bu aşk üstünde hakikaten ısrar etmeliyiz" sözleri, bizim tiyatro çalışmalarımızı da, özellikle kendi aramızda, her soğuk mizaca açılamaya çalıştığımız bir sevgi serumudur.

..... Gazi Mustafa Kemal'le Maramara Köşkü'nde
Yemeğin sonuna doğru Mili Eğitim Bakanı'nın telefona çağırdılar. Sofraya döndükleri zaman, Gazi Hazretleri'nin bizi o akşam Marmara Köşkü'nde kabul buyuracaklarını müjdelediler. Eskişehir'e hareket etmek üzereydik geri bıraktık.

Marmara Köşkü'nde 11 Nisan 1930 Cuma akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın huzurunda sanatçıların geçirdikleri gece, can çekişen, kısırlaşmaya yüz tutmuş Türk tiyatrosuna yeni bir umut ve ufuk açmıştır.

Gazi gibi büyük bir insan bizi yalnız ağırlamak için oraya çağırmaz elbette... bize verecek bir emri, söylenecek bir sözü vardır.Okyanus dalgaları gibi ve birbiri arkasından ağır ağır iltifatlardan sonra baş başa kaldığımız zaman,

"Siz,"buyurdular,"benim ta ataşe militerlik çağımdan beri memleketimiz de görmeyi candan özlediğim bir hayali gerçekleştirdiniz. Böylesine birbirine bağlı bir sanat topluluğunu kendi imkanlarınızla hazırlatıp bize getirdiniz, gösterdiniz. Şimdi ben, Devlet Reisi olarak size soruyorum: Hükümetten ne gibi bir yardım istersiniz?"

...... O anda Gazi Hazretleri'nin gözlerine baktığım zaman, ülkenin olduğu kadar, tiyatronun da ileri günlerini düşündüm. Geçmişin değil, geleceğin önemini anımsadım. Verimli bir bayraktarı, Büyükada mezarlığına daha yeni gömmüştük; biri de senatoryumlar da tedavi görecekti. Böyle giderse, bir kaç yıl sonra Türk tiyatrosunda sıra sıra mezar taşlarında başka bir şey kalmayacaktı. Beni en çok ilgilendiren, tiyatronun bizden sonraki durumuydu. Onun için benden cevap bekleyen Gazi Mustafa Kemal'e "Bir tiyatro mektebi istiyorum Paşam" diyebildim.
O gece Aynı isteğimi İsmet Paşa'ya da söyledim ve Gazi Hazretleri o akşamı şu sözleriyle bitirmişti:
"Efendiler... Hepiniz meb'us olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz, hatta reisicumhur olabilirsiz, fakat sanatkar olamazsınız. Hayatlarını büyük bir sanata vakfeden bu çocukları sevelim!"

İsmet Paşa'da tiyatro konusuyla ilgilendi. Ama devlet değirmeni yavaş dönüyor; çoğu zaman da işleri değil kişileri öğütüyor. Adana'ya geldiğimiz zaman Cemal Hüsnü Bey'den o yıl için tiyatro mektebi konusunda hiç bir yardım yapılamayacağını bildiren bir mektup aldım.

Darülbedayi'de Tiyatro Meslek Mektebi
İş başa düşmüştü. İstanbul Belediye Başkanı Mühittin Üstündağ'ın yardımıyla, 19 Kasım 1930'da Darülbedayi içinde Tiyatro Meslek Mektebi diye, öğretmenlerine on para vermeyen, ama öğrencilerine ellişer lira yol parası sağlatan ama yinede istekli aday bulamayan bir okul açtık.O ara öyle bir toplumda yaşıyorduk ki, tiyatroya dönüp bakmak bile küçüklük sayılıyordu........

İstanbul'daki Tiyatro okulu bir iki sanatçı yetiştirdikten sonra, parasızlık ve ilgisizlik yüzünden kapandı. Ankara'nın tiyatro okulu sözünden de altı yıl bir haber çıkmadı.

Prof.Ebert, 1936'da Okul İçin Türkiye'de
Sonunda, 1936 Mart'ında Prof. Carl Ebert bir tiyatro okulu açmak için Türkiye'ye geldi.
Türk toplumunda tiyatronun yerini bütün gerçekleriyle kavrayamadığı için Ebert'le aramızda bazı düşünce ayrılıkları oluyordu. Buna bir örnek olarak söyleyeyim:
Ben öğrencilerin yatılı olmasını, devletin yedirmesini, giydirmesini, cebine harçlık vermesini istediğim zaman Ebert bu öneriyi yadırgıyor; böylelikle sanatçı yetişmeyeceğini söylüyordu. İsteğime uyularak ilk açılan tiyatro bölümü sınavlarına, Ankara ve İstanbul'dan 38 aday girdi. Bunlardan altısı tiyatroya yarayabildi ve en acınacak yönü tek kız aday yoktu.

Başlangıç işte böyle oldu. 11 Nisan 1930 akşamı Marmara Köşkü'nde Gazi Mustafa Kemal'in verdiği emirle açılan tiyatro okulunda, Bir Devlet Operası ve Devlet Tiyatrosu çıktı.

İSTANBUL ŞEHİR TİYATROSUN'DA M.ERTUĞRUL'UN ATILIMLARI
II.Dünya Savaşı'nın sonuna doğru adı giderek İstanbul Şehir Tiyatrosu olarak değişen Darülbedayi'de büyük atılımlar yapmıştır. 1931-1946 yılları arasındaki Şehir Tiyatrosu dönemi, Türk tiyatrosunda yenilikler ve denemeler aşaması olarak nitelendirilebilir.Atılan adımların en önemlilerinden birisi, hiç kuşkusuz, ilk kez Çocuk Tiyatrosu'nun gerçekleştirilmesidir. Çocuk tiyatrosuna dönük çalışmalara 1930'da başlanmış ve 1935/1936 döneminde ilk çocuk oyunu oynanmıştır.

M.Ertuğrul'un Darülbedayi aracılığıyla Türk tiyatrosuna getirdiği diğer bir yenilik ise ulusal oyunlar oynanması için gösterdiği özel çabadır. Darülbedayi'nin ilk yıllarından itibaren ülkenin tanınmış yazarlarını tiyatro yapıtı yazmaya yöneltmiş ve modern Türk tiyatrosu yazarlarının da ilk çıkışları bu dönemde olmuştur. M.Ertuğrul o dönemi yıllar sonra şöyle değerlendirecekti:

Yazarlar ...
"Önüme geleni piyes yazmaya teşvik ederdim, ama yazdıklarına hiç karışmazdım.Şurasını burasını çıkar ya da değiştir demedim hiç bir yazara. Musahipzade Celal'in yazdığı ilk piyesleri çok ilkeldi. Sözleri duymaya tahammül edemezdim bazan.Ama çok çalışırdı, yapabileceğinin en iyisini yapar getirirdi. Hüseyin Rahmi (Gürpınar) tiyatroya gelirdi; "Ne olur piyes yaz" derdik. Yazdı, getirdi bir gün. Neyyire çok iyi oynadı o piyeste. Heveslendi yazmaya devam etti Yakup Kadri'nin de yazmasını istedim,yazdı. Reşat Nuri'nin dili de iyiydi, tekniği de.Yahya Kemal'in piyes yazmasını çok isterdim. hep söz verdi, ama yazmadı. Necip Fazıl'ın ilk piyesi Tohum kötüydü. Teşvik etmek için sahne koydum ve baş rolü oynadım. ama sonra Bir Adam Yaratmak'ı yazdı. Güzel piyestir. Necip Fazıl hiç memnun olmazdı.Her gece, perde arasında not gönderirdi bana. Birde "Şu sözler arasında virgül değil, noktalı virgül vardır, ona göre oynayın" derdi. Arkadaşlar, " Nasıl tahammül ediyorsun bu adama?" derlerdi. "Biz, yazarların hizmetkarlarıyız, onların eserlerini oynuyoruz, bize eser vermeleri için onların istediklerini vermek lazım" derdim. Aktörlerin yazarlara saygı göstermesini isterdim. Nazım Hikmet'i de teşvik ettim. Yazmaya hazırdı, akümüle olmuştu. Kafatası'nı yazdı. Oyununu sahneye koymadım diye bana darılanlar oldu. Bu yüzden çok dost kaybettim........."

Operetler ve Tiyatro Okulu
Bir başka girişim de, özel sahnelerde oynanan derme çatma, ucuz ve niteliksiz revülere karşı,Şehir Tiyatrosu'nda operet gösterilerinin başlatılmasıdır. Şehir Tiyatrosu'nun operet oynaması sanat çevrelerinde bir ölçüde küçümsenerek, bu girişim kamusal nitelikteki kurumlara yakıştırılmamıştır. M.Ertuğrul'da "değerli oyunları" oynayana bilmek için geçici bir süre operet sunmak zorunda olduklarını belirtir.

1931 yılında, İstanbul Şehir Tiyatrosu'na bağlı bir tiyatro meslek okulu kurulmuş ve M.Ertuğrul orada tiyatro dersleri vermeye başlamıştı. 1933'te sanatçının önerisiyle Viyana Müzik ve Tiyatro Akademisi başkanı Joseph Marx İstanbul'a çağrılmış ve okul yeni baştan düzenlenmiştir. Bu okul, sonraki İstanbul Belediye Konservatuvarı'nın öncüsü sayılabilir.

Muhsin Ertuğrul'un Çocuk Tiyatrosu
Darülbedayi'de Çocuk Tiyatrosu 1935 güzünde kuruldu; ama böyle bir tiyatro kurma düşüncesi beş yıl öncesinde kök salmaya başlamıştı. Cumhuriyetin başlangıcından sonra, bu konuda ilk rastlanan yazı, 15 Kasım 1930 günlü Darülbedayi dergisindedir. O sıralar çocuk tiyatrosunda ilerlemiş iki ülke vardı: Almanya ve Sovyetler Birliği... İmzasız olarak verilen haber biçimindeki yazıda, gerek Almanya'da gerekse Rusya'da bu alanda incelemeler yapmış olan Muhsin Ertuğrul'un yazı örnekleri vardır. Dergini bir sonraki sayısında da Shakespear'in "Fırtına" 'sının bir çocuk oyunu biçiminde oynanışından bir sahne görünümü basılmıştı.
Çocuk Tiyatrosu'nun açılacağını haber veren ilk yazı Darülbedayi dergisinin 15 Şubat 1935'teki sayısında yayımlanmıştır:
"Dün bir tiyatroydu, bugün iki oldu. Önümüzdeki sene bir Çocuk Tiyatrosu şubesi yaparak, üç olacak." Bu konudaki ilk resmi duyuru da, 1 Ekim 1935'te aynı derginin arka kapağındadır. Bu duyuruda, her Cumartesi saat 15:30'da ve PAzar saat10:00'da çocuk gösterileri düzenlendiği açıklanıyordu.

İlk Çocuk Oyunları...
İlk çocuk oyunu M.Ertuprul'un M.Kemal Küçük'e düzenlettirdiği bir yapıttı."Çocuklara İlk Tiyatro Dersi"adlı oyunda, çocukları tiyatroya ısındırmak amacıyla öğretici nitelikte sahnelere yer verilmişti. Ercüment Ekrem Talu bu oyunu övmüş; ama çocuk velilerinin bu önemli adımı iyi değerlendirmediklerinde yakınmıştır. İkinci oyun 1 Ocak 1936'da başlayacağı duyurulan yine M.Kemal Küçük'ün "Gülmeyen Çocuk" adlı yapıtıydı. Oyunu M.Ertuğrul sahneye koymuş, müziklerini Hasan Ferit Alnar düzenlemişti. Dağaranın üçüncü yapıtı olan Afif Obay'ın "Fatmacık" oyunuyla salon tıklım tıklım dolmaya başlıyordu. Çocuk Tiyatrosu, böylece daha ikinci işlevsel bir nitelik almıştı.

Yeni Bir Toplumsal Kurum
Tepebaşı Tiyatrosu'nda verilen ilk çocuk temsillerinden sonra, çocuk oyunları başlarda Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda oynanmıştır. İ.Galip Arcan, "Çocuk Tiyatromuz Altı Yaşını Bitirdi" başlıklı yazısında, ilk başta ana babaların çocuklarını getirmediklerini gördükçe üzüldüklerini, ama sonrada bu umut kırıcı durumun ortadan kalktığını belirtir:
"Arası çok geçmeden Muhsin'in dediği çıktı: Daha aynı sezonunu sonuna doğru çocuk tiyatromuzun temsilleri yavaş yavaş istediğimiz rağbeti bulma başladı ve her yıl mütemadiyen artan bir inkişaf (gelişim) içinde tam verimli bir içtimai müessese (toplusal kurum) halini aldı." İleriki gösterilerde çocuk tiyatrosuna verilen önem artmış, gösteriler doldukça, çocuk bölümü için on altı kişilik bir orkestra, bir de bale grubu kurulmuştu. Çocuk tiyatrosunu kuruluşunda olduğu gibi, geliştirilmesinde de M. Ertuğrul'un büyük katkısı vardır. Sanatçı bu tutumunu Devlet Tiyatrosu'nun başında olduğu zamanlarda da Şehir Tiyatrosu'ndan son ayrılışından sonra da sürdürmüştür. 1973 yılında kurulmasında büyük katkısı bulunan AÇOK, Türkiye'nin en gelişmiş çocuk tiyatrosu olmuştu.

15 Aralık 1932;de ;Goethe Madalyası; ile onurlandırıldı. Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adını kullanan Nâzım Hikmet;le çalıştı. Eşi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çıkaran Ertuğrul, açılması için uğraş verdiği İstanbul Açık Hava Tiyatrosu;nda Kral Oidipus;u sahneledi. 1949 Temmuz;unda Devlet Tiyatrsosu ve Operası genel müdürlüğüne atandı ve Büyük Tiyatro;yu gösterilere açtı. Bir Komiser Geldi oyunundaki müfettiş rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçı, 1950;de Büyük Tiyatro;da balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti ve görevinden istifa etti. Türkiye;de Batılı anlamda ilk özel tiyatro ;Küçük Sahne;yi, Yapı Kredi Bankası;nın desteğiyle kuran Ertuğrul, Devlet Tiyatroları genel müdürlüğüne ikinci kez atandığında, tiyatronun Adana, İzmir ve Bursa sahnelerini açtı. 1958;de görevden alınan sanatçı, bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu başrejisörü oldu; Kadıköy, Fatih, Üsküdar, Zeytinburnu sahnelerini açtı. 1964;te Türkiye;de ilk kez Brecht;in bir oyununu Sezuan;ın İyi İnsanı;nı ve Shakespeare;in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalışmaları eleştiriler aldı ve 1966;da İstanbul Belediye Meclisi;nin kararıyla başrejisörlük kadrosu kaldırıldı. Basında ve TBMM;de sürekli tartışılan ;Muhsin Ertuğrul Olayı; tiyatroya indirilen tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü;nde;tiyatro eleştirisi; dersleri veren Erturğrul, yeniden çağrılmasına karşın Şehir Tiyatrosu;nda görev almadı. Kültür Bakanı Talât Halman;ın çabasıyla 23 Ekim 1971;de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya, Muhsin Ertuğrul;a Devlet Kültür Armağanı verildi. Şehir Tiyatroları genel sanat yönetmenliğine atandığında 82 yaşında olan Ertuğrul, semt tiyatrosu, öğle tiyatrosu, gezici tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlattı ancak iç çekişmeler üzerine 1976;da görevi bıraktı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılarını sürdüren Muhsin Ertuğrul;un İnsan ve Tiyatro Üzerine Gördüklerim (1975) adlı bir kitabı vardır.

29 Nisan 1979'da İzmir;de öldü. Ölümünden bir ay önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasına yaptığı hizmetler nedeniyle Ertuğrul;a fahri doktor; unvanı vermişti.

"Benden Sonra Tufan olmasın"



Hazırlayan: İhsan ATA
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 16:23   #6
 
Giriş Tarihi: 06 Mart 2006
İsim: umut
Mesajlar: 15
İtibar Gücü: 0
D@BBE is a jewel in the roughD@BBE is a jewel in the roughD@BBE is a jewel in the rough
D@BBE D@BBE isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

ellerine saglik
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Eski 07 Ağustos 2006, 19:35   #7
 
Giriş Tarihi: 06 Ağustos 2006
İsim: efe
Yaş: 27
Mesajlar: 2,286
İtibar Gücü: 19
efee-57 is a jewel in the roughefee-57 is a jewel in the roughefee-57 is a jewel in the roughefee-57 is a jewel in the rough
efee-57 efee-57 isimli Üyemiz şuan sistemimize bağlı değildir. (Offline) ( Üye )

saolasin
  | Alıntı Yaparak CevaplaMesajı Cevapla |
Cevapla

Etiketler
###sahne, İnsanları###

Konu Araçları
Mod Seç



Kullanılan Yazılımlar Yasal Konular Çalışılan Hosting ŞirketiCEPFORUM™ Hakkında
CEPFORUM™ 'un yapımında kullanılan yazılım: vBulletin® versiyon 3.8.12 ve Telif Hakları vBulletin Solutions Inc'e Aittir.

Arama motoru optimizasyonu: vBSEO 3.6.0 Crawlability Inc.
CEPFORUM™, bir paylaşım sitesidir. Bütün yasal sorumluluklar ilgili mesajları yazan kullanıcılara aittir. Sitemiz , hak sahiplerinin şikayetleri doğrultusunda ilgili materyalleri 48 saat içerisinde kaldırmaktadır. Bildirimlerinizi bu linkten bize yapabilirsiniz.
CEPFORUM™ Mobil konular ağırlıklı Teknolojik Forumlar-Forumu ,
ZetSPACE™ Hosting LLC
sunucularına güvenle barındırılmaktadır.

Copyright ©2011 - 2014
zetspace@mrqwerty.com
CEPFORUM™ ,26 Ağustos 2003 'da kurulmuştur. Esas hedefi kaliteli ve güncel paylaşım , seviyeli eğlence ve sınırsız erişim sağlamak olmuştur.
Power & Management by :CEPFORUM TEAM.

İletişim : cepforum@cepforum.net
Yöneticilik Başvurusu : admin@cepforum.net